Rus temsilci İmralı’ya gitti mi?

KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan, Efrîn’i işgal girişimi sürecinde İmralı’ya giden devlet heyetiyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

16 Nisan 2018 Pazartesi | Haber

BERFİN BAĞDU/RUKEN ÇARÇELLA/ANF/BEHDİNAN
CPT’nin Türkiye’nin Efrîn’e saldırmasından sonra raporunu açıklaması tesadüfi olmadığını; hatta bu işgal harekatıyla bağlantılı olması olasılığının yüksek olduğunu belirten KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan, TC’nin Efrîn’e yönelik etnik temizliğe dayalı işgal harekatı konusunda AB ile Rusya arasında bir uzlaşma sağlandığını söyledi. Avrupa Konseyi’nin İmralı’da Öcalan’a yönelik dayatmalardan haberdar olması olasılığını da ekleyen Kaytan, "Başta İngiltere ve Almanya olmak üzere, Avrupa’nın büyük devletleri Efrîn’deki etnik temizliğe olduğu gibi Önderliğimiz üzerindeki dayatmalara da onay vermişlerdir" dedi. Kaytan, bundaki amacı da şöyle izah etti: "TC’nin etnik temizlik harekatının başarıyla tamamlanmasını sağlamak olmuştur. Çünkü sözü edilen devletler Erdoğan diktatörlüğünün kullandığı mülteci şantajını böylelikle etkisiz kılacaklarını düşünmüşlerdir. Bu anlamda CPT’nin açıklamasının İmralı’daki oyunları örtbas etme amaçlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır."
KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan ANF'nin sorularını yanıtladı. Dün ANF’de yer alan uzun ve kapsamlı söyleşinin bazı bölümlerini özetleyerek paylaşıyoruz?
İmralı’daki durum konusunda yeni bir bilgi veya gelişme var mı?
Arada kardeşiyle yaptığı on beş dakikalık görüşmeyi saymazsak, 5 Nisan 2015’ten bu yana Önder Apo ile yapılmış herhangi bir görüşme yoktur. İmralı’daki durum konusunda tam bir belirsizlik var. Durum gerçekten vahimdir. Çiller-Güreş-Ağar dönemine rahmet okutturan son derece ağır bir süreçten geçiyoruz. Çünkü inkar ve imha sisteminin dışına çıkmış tek bir Kürt bile bırakmamak üzere, soykırım savaşını tırmandıran bir faşist rejimle karşı karşıyayız. Böylesi bir rejimin mutlak tecrit koşullarında tuttuğu Önder Apo’ya karşı en vahşi uygulamalara başvurmadığının hiçbir garantisi yoktur. Dolayısıyla halkımızın ve dostlarının Önderliğin yaşamı, sağlığı ve can güvenliği konusunda her zamankinden daha büyük bir duyarlık göstermesi gerekiyor.
Ortadoğu Üçüncü Dünya Savaşı çıkmazını yaşıyor. Bugünden bakıldığından Öcalan’ın tutsak edilmesinin bu süreçle bağı var mı?
Üçüncü Dünya Savaşı, Önder Apo’nun uluslararası bir komployla tutsak edilip İmralı zindanına konulmasıyla başladı. İmralı’daki sistem de aslında uluslararası bir işkence sistemidir. Kişiye özgüdür ve bu anlamda hukuk dışıdır, herhangi bir uluslararası norma tabi değildir. Sanki yalana dayalı uygarlık dünyasının insanı olmadığı için Önder Apo yok sayılmakta, bunun için de diğer siyasi tutsakların yararlandığı haklardan tamamen yoksun bırakılmaktadır. Yıllarca tek başına tecrit edilmiş bir ada cezaevine konulmuş, başından beri ağır bir tecrit altında tutulmuştur. Bugün yaşanan sadece bir tecrit değil, mutlak tecrittir. Mutlak tecrit tam bir bilinmezlik halidir, yokmuş gibi davranmaktır. 5 Nisan 2015’ten bu yana yaşanan durum budur.
Neden mutlak tecrit, mutlak tecridin gerekçesinin hukukla ilişkisi var mı?
Mutlak tecridin gerekçesi ‘terör örgütünün lideri’ olmaktır. Bu kararın da elbette hukukla ilişkisi yoktur. Çünkü açık bir yargılama sonucunda verilmiş, somut delillere dayalı hukuki bir karar değildir, tamamen siyasidir. Tanınmış bir sosyoloğun sözlerini ödünç alarak belirtecek olursam, Önder Apo sistemin tanrıları tarafından suçlandığı için suçludur. İşlediği iddia edilen suçlardan kendisini temize çıkarsa dahi, sürekli suçlu görüldüğü için, yapacağı savunmanın hegemon güçler nezdinde hiçbir anlamı yoktur. Daha doğrusu Önderliğe yöneltilen suç türü, ‘duruma ilişkin deliller’den türetilmemiştir. Suç tanımı kararı kimin verdiğine, hüküm verme yetkisinin kimlere ait olduğuna, hükme boyun eğdirilmesi gerekenin kim olduğuna bağlıdır. Küresel hegemon güç ve NATO üyesi müttefikleri yargıç makamında oturduğu, ‘adli işlemin kurallarını yazdığı’ ve kararını bu çerçevede verdiği müddetçe, hukukun temel ilkesi olan ‘masuniyet karinesi’ hükümsüzdür. O her koşulda suçludur ve bunun için mutlak tecrit koşullarında tutulmak durumundadır.
Sistemin hegemon güçleri nezdinde Önderliğin yaptığı savunmanın bir anlamının olmadığını belirttim. 
Aynı şeyi halklar açısından söylemek mümkün mü?
Mümkün değil. Sistem, Önderliğimizi yargılamaya çalışırken, Önder Apo da sistemi yargıladı. Kendisi de bu açıkça ifade etti; “Şahsımda iyi bir anti-kapitalist yargılanıyor ve yargılıyor” dedi. Onun halklar adına yaptığı yargılama, hukukun dar kalıplarının çok ötesine geçti. Sadece uygarlık sistemini çözüp aşmakla kalmadı; halkların alternatif sistemini de en çarpıcı haliyle ortaya koydu. Ortadoğu halkları kendi kurtuluşlarını bu çözümde buldular. Başsız bırakıldığında dağılıp yok olması beklenen PKK, yeni paradigma ile birlikte eskisini oldukça aşan bir toplumsal tabana kavuştu. Demokratik ulus çözümü Kürtlerin birlikte yaşadığı halklar arasında büyük kabul gördü. Halkların birliği ve dayanışması özellikle Kuzey Suriye’de ete kemiğe kavuştu.
Hala devam eden Üçüncü Dünya Savaşı’nda, sistem güçleri arzu ettikleri sonuca ulaştı mı?
Arzu ettikleri sonuca ulaşmanın çok uzağındadır. Tüm projeleri iflas etmiştir. Saddam rejimi devrilse de Irak’ta kalıcı bir çözümden bahsetmek mümkün değildir. Suriye’deki savaş şiddetini arttırarak sürdürüyor. Ulus-devlet sisteminin en etkili temsilcileri olan Türkiye ve İran mevcut statükoyu korumak için ciddi bir direnç sergiliyor, hatta atağa geçiyor. Küresel hegemon artık kendi NATO ortağına bile sözünü dinletemiyor. Bu da kriz ve kaosun sadece Ortadoğu’da değil, sistemin merkezlerinde de etkisini derinden hissettirdiğini gösteriyor. Her iki güç açısından netleşen şey çözümsüzlüktür, kör şiddet sarmalının sürüp gitmesidir.
Üçüncü çizgi dediğimiz demokratik ulus, demokratik konfederalizm ve demokratik modernite çözümünün böyle bir ortamda Ortadoğu’da yegane seçenek olduğunu kanıtlaması oldukça doğaldı. Kuzey Suriye’de pratikleşme yoluna giren bu çözüm bölge halklarını tahminlerin üstünde etkiledi. Kaos süreçlerinin bir özelliğidir: Küçük bir alanda pratikleşen bir çözüm tüm alanlar üzerinde gücünün çok üstünde bir etkide bulunur. Kuzey Suriye’de de yaşanan bu oldu. Kürt, Arap, Asuri-Süryani ve öbür halklar kurdukları demokratik konfederal sistem içinde kendi kendilerini yönetmeye ve özgür bir yaşamın temellerini atmaya başladılar. Kobanê direnişinin zaferi IŞİD’in yenilgisinin başlangıcı oldu. IŞİD aslında TC adına vesayet savaşı veren bir güçtü. IŞİD’in yenilgisi Türkiye’nin Kürtlere karşı topyekün bir imha savaşı başlatmasına yol açtı. İlk iş olarak da İmralı’da bir mutlak tecrit sistemi geliştirdi. Başka bir deyişle mutlak tecrit, TC devleti ve küresel güçlerin devrimi önleme konseptlerinin en önemli ayağı olarak uygulanmaya başlandı.
Öcalan’ın, sistemi ve Türk devleti en çok rahatsız eden, Erdoğan’ın çılgınlaşmasını sağlayan halklar nezdindeki çabası nedir?
Önder Apo’nun genelde uygarlık sistemini ve özelde onun süreklilik arz eden kriz dönemine girişini ifade eden kapitalist sistemi çözümleyip aştığını, bununla yetinmeyip alternatif bir sistemi temel özellikleriyle ortaya koyduğunu belirtmiştim. Bunun sınırlı bir uygulaması bile, arayış halindeki halklarda büyük bir heyecan yarattı. Özellikle Kuzey Suriye’de yaşanan deneyim, tüm yetersizliklerine rağmen, devletsiz bir sistemin mümkün olduğuna ilişkin umutlara güçlendirdi. Kadın hareketi, sadece IŞİD’e karşı savaşta oynadığı hayranlık verici rolüyle değil, yaşamın bütün alanlarında yürütülen değişim ve dönüşüm mücadelesindeki öncü konumuyla da Önder Apo’nun alternatif sistemine ilgiyi arttıran en önemli unsur oldu. Milliyetçilikle zehirlenen ve düne kadar birbirini boğazlamak isteyen halklar arasında kardeşlik köprüleri kuruldu. Ortak savunma güçleri oluşturuldu. Demokratik ulus modeli sadece bir iddia değil, görünür bir gerçeklik haline geldi.
Başından beri emperyalizm halkları köleleştirmek için ‘böl-yönet’ politikasına sarıldı. Bu temelde farklılıkları birer ayrıştırma ve çatıştırma etkeni olarak kullanmaya çalıştı. Bunda bir ölçüde başarılı da oldu. Önder Apo’nun düşünceleri ve özellikle demokratik ulus projesi sayesinde bugün bu politika etkisiz kılınmıştır. Farklılığın çatışma değil birlik etkeni olduğu kanıtlanmıştır. Tüm farklılıkları kendi potasında eritip tek tip ulus ve birey yaratmak isteyen ulus-devletin bir soykırım aygıtı olduğu görünür kılınmış ve etkisizleştirilmiştir. Farklılıkların kendilerini özgürce ifade etmeleri temelinde birliğini ifade eden demokratik sistemin inşası, çözümün nerede ve ne olduğunu tüm halklara göstermiştir. Erdoğan’ın çılgınlaşması bundandır.
Öcalan’ın 'en özgür insan' olduğu tespitiniz var, hem onu açar mısınız hem de düşüncelerinin yayılma biçimiyle ilgili neler söylersiniz?
Önder kişiliklerin düşünceleri iki yolla yayılır: 
* Bu düşünceleri kavrayıp özümsemiş kadroların yayma işini üstlenmeleridir. Örneğin İsa’nın düşüncelerini yayanlar havarilerdir. Zaten havari, sözü taşıyan demektir. Sahabenin bile buna yakın bir anlamı vardır. Sahabenin kelime olarak ‘sözü duyan’ anlamına geldiği söylenir. O halde özgürleşme yoluna giren her Kürt bireyine düşen görev, Önderliğin düşüncelerini taşımak olmalıdır. 
* Önderlikteki anlamı bedenleştirmektir, yani demokratik ulus inşasıdır. Bu da oldukça etkili bir yoldur. Zaten anlam bedenleşip form kazanmadıkça hakikat haline gelmez.
Önderlik gerçeği ulaşılan anlam gücünü, iradeyi ve ahlakı anlatır. Önder Apo da “ben de dile gelen tüm bir evren, var olan insanlık ve toplumsal gerçekliğimizdir. Ona dayalı halkımızın demokratik, özgür ve eşitlik içinde yeniden yapılanmasıdır” demektedir. İnsan anlayarak ve anladığını kendi varlığında somutlaştırarak özgürleşir. Önder Apo herkesten daha iyi anladığına ve hissettiğine göre en özgür insandır. Buna özgür tutsaklık da diyebiliriz. En ağır ve aşağılayıcı kölelik anlamadan yaşamaktır.
Öcalan’a yapılan komplo Suriye’de başlamıştı. Komplo başladığı yerde boşa mı çıkarılıyor?
Uluslararası komplonun başladığı yerde etkisiz kılındığı söylenebilir. Ancak savaş hala devam ediyor. Ulus-devlet statükoculuğu can havliyle ayakta kalmak için devrime saldırıp devrimin kazanımlarını yok etmek istiyor. Ulus-devletin kendisinin halklara karşı bir komplocu aygıt olarak inşa edildiğini söylemek yanlış olmaz. Şimdi bu devlet ‘beka’ sorunu yaşıyor. Onu böyle bir durumla yüz yüze bırakan demokratik gelişmedir. Bu yüzden demokrasi güçlerinin saldırısına maruz kalmasa bile, varlığını tehlike olarak gördüğünden, saldırıp yok etmeye çalışıyor. Faşist Türk devletinin Efrîn’i işgal etmesi bunun en açık göstergesidir. 
Devrimin kazanımlarını korumak ve demokratik çözümü bölge geneline yaymak için neler yapılması?
Yapılması gerekenler üç başlık altında toplanabilir: 
* Savaşan halk gerçeğinde ısrar etmek, 
* savaşın içinde bir yaşamı örgütlemek,
* savaş ekonomisini geliştirmek.
CPT geçtiğimiz haftalarda bir rapor açıkladı ve bu rapora tepkiler yağdı.  CPT’nin raporunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam da Türk devletinin etnik temizlik amacıyla Efrîn’i işgal etmeye giriştiği bir sırada CPT İmralı’daki duruma ilişkin açıklama yapma gereği duydu. CPT heyetinin ziyareti üzerinden iki yıl geçtiği, bu iki yıl içinde siyasi durum köklü bir değişime uğradığı ve bu süre içinde İmralı’dan hiçbir haber alınmadığı halde, CPT’nin İmralı’daki koşulların ‘normal’ olduğunu açıklaması gerçekten ürkütücüydü. Genel kural, heyet işkence ve kötü muameleyi tespit etmiş ve durumun iyileştirilmesi için yaptığı tavsiyeler dikkate alınmamışsa raporun açıklanmasıydı. Oysa CPT açıklaması tersini yapıyor, ‘normal’ bir durumu açıklayarak bu kurala ters düşüyordu.
Buna karşılık KCK yetkilileri CPT’nin açıklamasını şiddetle protesto ettiler. Tam da bu açıklamanın yapıldığı bir dönemde İmralı’da kirli oyunların döndüğünü ve bu konuda ellerinde belgeler bulunduğunu belirttiler. 
Neydi bu kirli bilgiler?
Buna göre içinde Rusya Büyükelçiliği temsilcilerin de yer aldığı bir heyet İmralı’ya gidip Efrîn’e yönelik işgal harekatına destek vermesi için Önder Apo üzerinde baskı kurmuştu. 
Sonuç vermesi için ne yapılmış?
Bu dayatmaların sonuç vermesi için tek kanallı radyosuna ve ancak birkaç kanalın izlenebildiği televizyonuna el konulmuştu. 
Başka?
Yine kendisine tek tip elbise giymesi dayatılmıştı. 
Bir defa mı gitmiş bu heyet?
Eldeki başka bir bilgi de sözü edilen heyetin İmralı’ya bir defalığına gitmediği, işgal harekatı sürecinde heyetin gidişlerinin aralıklarla devam ettiğidir. 
Bu dayatmaları reddetmiş…
Önderliğimizin bu dayatmaları reddettiğinden eminiz. 
Bunun dışında bilginiz var mı?
Bunların dışında bir şey bilmiyoruz ve gerisi tahminlerimize kalıyor. Örneğin tek tip elbise giymeyi reddettiği için Önder Apo havalandırmaya çıkarılmıyor olabilir. Aynı şekilde hücresinde kitap bulundurmasına izin verilmeyebilir, defter ve kalem bulundurması yasaklanabilir. Nitekim savunmasını hazırladığı süreçte bile Önderliğimizin kalem yasağına maruz bırakıldığından haberdarız. O zaman dahi böyle davranabilen AKP devleti, Kürtlere karşı topyekun bir imha savaşını sürdürdüğü bu süreçte neler yapmaz ki! CPT gibi sözde işkence ve kötü muameleyi önlemek ve varsa düzeltmek veya yaptırıma gitmekle yükümlü bir kurum böyle davranırsa, Kürtlerin kökünü kurutmaya yeminli faşist AKP-MHP çetesini Önder Apo üzerinde her türlü baskı, zorbalık ve işkenceyi yapmaktan alıkoyacak bir güç olabilir mi? Dolayısıyla bu baskı, zulüm ve zorbalık çemberini ancak Kürt halkı ve dostlarının direnişi kırabilir.
Bütün bunlara bakarak CPT’nin zamanlamasının tesadüf olmadığını mı söylüyorsunuz?
CPT’nin Türkiye’nin Efrîn’e saldırmasından sonra raporunu açıklaması tesadüfi olamaz. Hatta bu işgal harekatıyla bağlantılı olması olasılığı yüksektir. TC’nin Efrîn’e yönelik etnik temizliğe dayalı işgal harekatı konusunda AB ile Rusya arasında bir uzlaşma sağlandığı kesin gibidir. Avrupa Konseyi’nin İmralı’da Önderliğimize yönelik dayatmalardan haberdar olması olasılığı da yüksektir. Başta İngiltere ve Almanya olmak üzere, Avrupa’nın büyük devletleri Efrîn’deki etnik temizliğe olduğu gibi Önderliğimiz üzerindeki dayatmalara da onay vermişlerdir.
Niye böyle bir şey yapsınlar?
Bundaki amaç, TC’nin etnik temizlik harekatının başarıyla tamamlanmasını sağlamak olmuştur. Çünkü sözü edilen devletler Erdoğan diktatörlüğünün kullandığı mülteci şantajını böylelikle etkisiz kılacaklarını düşünmüşlerdir. Bu anlamda CPT’nin açıklamasının İmralı’daki oyunları örtbas etme amaçlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
CPT, ‘İşkencenin ve insanlık dışı veya onur kırıcı muamele ve cezanın önlenmesi için Avrupa Sözleşmesi’nin içeriğine ve ruhuna açıkça ihanet etmiştir.
CPT’den beklenti içinde olmaktan veya görev ve sorumluklarını yerine getirmeye davet etmekten vazgeçilmeli mi?
CPT’yi adını zikrettiğim sözleşmenin hükümlerine göre hareket etmeye davet etmekten vazgeçmemek gerekir. KCK’nin açıklamaları aynı zamanda CPT’ye yönelik bir çağrı niteliğindedir. CPT, KCK’nin elindeki belgeleri dikkate almalı, derhal İmralı’ya giderek durumu yerinde görmeli ve Türk devletini mevcut uygulamalarından vazgeçmeye zorlamalıdır.
Öcalan’ın özgürlüğü için sürekli eylemler yapılıyor. Bu eylemler yeterli mi, ne yapılmalı?
Önder Apo’nun özgürlüğü için başta Avrupa ülkelerinde olmak üzere dünyadaki birçok ülkede neredeyse kesintisiz bir eylemlilik durumu yaşandı. Bu eylemlerde yerini alan herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Ne yazık ki bu eylemleri yeterli saymak pek mümkün değil. Çünkü onca insanın çabalarına ve emeğine rağmen, özgürlüğünü sağlamayı bir yana bırakın, Önderliğimiz üzerindeki tecridi dahi kıramadık. Kuşkusuz bu konudaki çabaların boşa gittiğini söylemiyorum. Tersine, eylemlerin nicel ve nitel bakımdan daha da güçlendirilmesi gerektiğini belirtiyorum. Tekrar niteliği taşıyan eylemlerin sonuç alması zordur. Dolayısıyla eylemlerde her açıdan yenilenme olmalı, her eylemde ivme biraz daha yükseltilmelidir. Her eylem daha fazla insanı örgütlemeye hizmet etmeli, yeni örgütlediğimiz insanlarla eylemlilik çıtası daha da yükseltilmelidir. Önder Apo da “Örgütlülük eylem, eylem örgütlülük gerektirir” demiyor muydu?
Örneğin Avrupa’daki Türklerin sayısı Kürtlerinkinden daha fazladır. Şoven bir milliyetçiliğin Avrupa ülkelerindeki Türk toplumunu büyük ölçüde zehirlediğini biliyorum. Ancak Türk toplumu demokratikleşmeden Kürt sorununun çözülemeyeceği gerçekse, o zaman kendimize bunun nasıl gerçekleşeceğini sormamız gerekmez mi? Örneğin eylemlerimize ne kadar Türk emekçi katılıyor? Hep hazır olanla iş yapmaya çalışmak ne kadar doğru ve sonuç alıcı olabilir? Şunu söylemek istiyorum: Avrupa’daki Türk emekçilerini kazanmak Türkiye’dekine oranla daha kolaydır. Demokrasinin halkların özgür birliğinden geçtiği kesindir. Dolayısıyla özellikle Avrupa ülkelerinde Türk emekçilerini Kürtlerle dostluk ilişkilerine çekmemiz şarttır. Yeter ki isteyelim, o zaman imkansız diye bir şeyin olmadığını göreceğiz. Dost kazanmak ve halklar cephesinden tarihsel Türk-Kürt dostluğunu yeniden inşa etmek temel görevimiz olmalıdır.
Önder Apo’nun özgürlüğüne odaklanmış eylemler daha çok yurt dışında ve özellikle Avrupa’da yoğunlaşıyor. Bu eylemlerin temel amacı Avrupa kamuoyunu Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmeler konusunda daha duyarlı hale getirmek, bulunduğumuz her Avrupa ülkesinin demokratik güçlerini Önderliğin özgürlüğünü talep eden eylemlere katılmaya ve kendi hükümetleri üzerinde baskı kurmaya yöneltmektir. Bunun için de demokrasi ve barıştan yana tüm güçleri kazanıp harekete geçirmenin yol ve yöntemleri üzerinde yoğunlaşmamız şarttır. Birçok Avrupa ülkesinin hükümetleri Türk devletine her türlü silahı satıyor ve tüm bu silahlar Kürtlere karşı yürütülen soykırım savaşında kullanılıyor. Türkiye taraf olduğu birçok sözleşmeyi ayaklar altına alırken, AB üyesi ülkelerin hükümetleri sesini çıkarmıyor; Erdoğan diktatörlüğünün insanlık dışı suçlar işlemesine göz yumuyor. Sadece veya büyük ağırlıkla Kürtlerin katılımı sağladığı eylemlerle sözü edilen hükümetler üzerinde baskı kurup soykırımcılara geri adım attıramayız. Bu nedenle daha fazla Avrupalı insanı Önderliğimizin özgürlüğünü isteyen eylemlere katmak zorundayız. Bunu başarabilirsek eylemlerimizde daha büyük sonuçlar elde edebiliriz.


3409

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA