Nükleer AKP!

Almanya, İtalya, Amerika ve daha pekçok ülke nükleer enerjiyi terk ederken, Türkiye nükleer yarışa yeni giriyor. Bunu yaparken de asıl derdinin enerji olmadığını biliyoruz. Erdoğan’ın acelesinin “güç” gösterisinden ibaret olduğunu biliyoruz. Nitekim Erdoğan ile Putin'in son Ankara görüşmesi de her şeyden önce bir nükleer faşizm anlaşmasıdır.

10 Nisan 2018 Salı | Dizi

MÜCAHİT AKDOĞAN


Geçtiğimiz hafta Rusya Devlet Başkanı Putin, İran lideri Ruhani ve Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan Ankara’da buluştu. Buluşma konusu “Suriye” gibi görünse de ortak açıklama metninin satır araları, anlaşmalara bağlanan bir dizi karara bakıldığında Suriye buzdağının görünen yüzü.

Bu görüşmenin siyasi tartışmaları bir tarafa, belki de en önemli konusu “nükleer enerji” meselesidir. Toplantının sonucu da buradan okunabilir. Çünkü Erdoğan, Putin ile birlikte Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin temel atma törenine katıldı. Erdoğan, santralin ilk reaktörünün 2023’te faaliyete geçmesini hedeflediklerini söyledi.

İktidar medyasının “Türkiye'nin 60 yıllık hayali gerçek oldu” başlıkları ile verdiği yan başlıklar “AB, ABD, FETÖ, Geziciler çıldırın” oldu. Temel atma töreninin ertesi günü tüm manşetlerde nükleer enerjinin ne kadar iyi, sağlıklı bir şey olduğu işlendi eş zamanlı olarak. Hatta aynı gün devreye ilginç bir reklam da koyuldu. Kimya dalında 2015'te Nobel ödülü alan Aziz Sancar’ın oynatıldığı reklam, kelimenin tam manasıyla çarpıtma ve yönetimleriyle dolu.

İşin ironik tarafı “DNA hasar tamiri” alanında çalışan Sancar’ın nükleer enerjinin DNA’lara ne yaptığını en bilecek kişilerin başında bulunması. Çernobil, Hiroşima ve Fukişima’daki DNA hasarların nasıl ve ne olduğunu kendisine hatırlatmaya gerek var mı bilmiyoruz? Kendisi açısından daha rezil bir durum da bilim etiğini hiçe sayması ve alanı olmayan bir konuda uzman sıfatıyla yönlendirme yapmasıdır.

Çocukların oynatıldığı bu tuzak reklamda AKP bir adım daha ileri giderek, “milli enerji” demiş. Enerjinin millisi nasıl oluyor bilmiyoruz. Belki onu da en bilimsel kimliği ile Sancar açıklar! Sadece bu tanımlama şekli bile aslında Akkuyu’nun nereye ve nasıl çekildiği, amaçlanan şeyin gerçek manada vurgun olduğunu ele verir. Çünkü bugünlerde Türkiye'nin içi boşaltılırken her şeyin başına “yerli ve milli” getiriliyor. Nükleer enerjinin AKP’nin umurunda olmadığına birazdan değiniriz ama öncelikle bazı önemli detayları aktarmakta fayda var.


Nükleer ve Çernobil molası

Nükleer enerji, atom çekirdeğinin parçalanmasından doğan enerjidir. Nükleer santrallerinde uranyumun parçalanmasıyla ortaya çıkan enerji, ısı enerjisine dönüşür. Çalışma prensibi kısaca şöyledir: Zenginleştirilmiş uranyumun çözülmesi ile açığa çıkan ısı, basınç altındaki suya aktarılır. Su, pompalar ve borular sayesinde buhar üreticisine gönderilir. Üretilen buhar tribüne gider ve jeneratör yardımıyla elektrik üretilir.

Nükleer enerji konusu 2. Dünya Savaşı ile beraber güncel ve güncel kalmaya daha çok devam edecek gibi. Türkiye’de 1976'da Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu tarafından Akkuyu sahası için yer lisansı verdi. Fakat 26 nisan 1986'daki Çernobil kazası sonrası çalışmalar askıya alındı. Çernobil ile beraber Türkiye’de radyasyon-nükleer atık tartışmaları kısmen de gündemleşti fakat doğru bir şekilde tartışılmasına izin verilmedi. Çernobil Türkiye’nin yanı başındaydı ve olası radyasyon etkilerine çok açıktı. Yakın bulunan Karadeniz ve çay konusu o dönem popüler olmuştu. Çay içilir miydi içilmez miydi? Buna Sanayi Bakanı Cahit Aral kameralar karşısında “çay içerek” ikna etmeye girişmişti. Bununla da yetinilmemiş devlet rapor hazırlamıştı. Raporda şu deniyordu: “Demlenince radyasyon etkisini kaybediyor…”

Sadece bu rapor sonucu bile Türkiye’de bu konunun ne kadar sağlıksız ve bilinçdışı ele alındığını aktarmaya yeter. Fakat bununla yetinilmedi. Yine bakan Aral, sazı eline alıp çıtayı en yükseğe çıkartarak “Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir” dedi. Ona göre bunu diyenler, ülkeye zarar vermek isteyip turizmin gelişmesini istemeyenlerdi. Aynı kafanın bugün iktidarda olduğunu görüyoruz.


2010’da işbirliği anlaşması

Çernobil’den sonra 1993’te Akkuyu tekrar gündeme gelse de 2000’de Bakanlar Kurulu kararıyla iptal oldu. 2010'da Türkiye ile Rusya hükümetleri arasında “Akkuyu sahasında nükleer güç santralinin tesisine ve işletimine dair işbirliği anlaşması” imzalandı.

Mart 2011'de Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunaminin ardından Fukişima’daki nükleer santral kazası gerçekleşti. Akkuyu konusu tekrar gündemleşti fakat sağlıklı bir tartışmaya izin verilmedi. Bu kazadan sonra Erdoğan “riskli olmayan hiçbir yatırım yoktur. Evinize aygaz tüpü de o zaman koymamak gerekir veya bir doğalgaz hattı çekmemek gerekir veya ülkeden ham petrol hattının geçmemesi gerekir” dedi.

Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ise “Birkaç sosyolojik araştırma yapmışlar, Amerika’da ve farklı ülkelerde. Magazin olsun diye söylemiyorum, bu bir araştırma sonucu. Bekârlığın evliliğe göre riski: 6 yıl daha az yaşıyorlar bekârlar, Amerika’da evlilere göre daha az yaşıyorlar. Bu kadınlarda 3.2 yıl olarak belirlenmiş. (…) nükleer santrallerin ortalama ömür kaybı 0.03 gün olarak tespit edilmiş” diyerek nükleer kazadan ne anladıklarını açıkladı.

Akkuyu konusu devam ederken, 2013'te Japonlar ile Sinop’ta nükleer güç santrali tesisine ve işletimine dair anlaşma imzalandı. Daha sonra 2015'te pek çok protestonun gölgesinde Akkuyu nükleer santrali için temel atma töreni gerçekleşti. Bir yıl sonra da Akkuyu nükleer santralinin de içinde olduğu çevre düzeni planı, Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi’nde MHP ve AKP’li üyelerin ‘evet’ oyuyla onaylandı.

Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli Mahallesi’nde inşa edilecek Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesinin temeli, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından 3 Nisan’da atıldı. Erdoğan ve Putin, Akkuyu’nun açılışını Beştepe’de bulunan Saray’da yaptıkları konuşmaların ardından attı. Nükleer enerji yapımına başlanacak. Tamda bu noktada bazı hayati hususlara değinmek gerekir:


Putin’in müthiş darbesi

*  Dünya hızla nükleer enerjiyi terk ediyor. Almanya, İtalya, Amerika ve daha pek çok ülke bu enerji çeşidini terk etme kararı aldı, alıyor. Pek çok yer kapatıyor. Mesela Almanya güneş enerjisine yöneldi. Türkiye ise bu yarışa yeni giriyor. Bunu yaparken de asıl derdinin enerji olmadığını biliyoruz. Çünkü alternatif enerji konusunda olabilecek en şanslı ülkelerden biri Türkiye’dir. Etrafı denizlerle çevrili olması rüzgâr, su enerjisi ve daha pek çok şekilde müthiş fırsatlar sunuyor. Hakeza güneş enerjisi için imkanlar bol. Fakat yıllardır iktidarını daha çok bunları kurutmak ve talan üzerine kurdu. Yararlanmak yerine yıkıyor. Zarar veriyor. AKP doğa düşmanıdır. Yüzlerce pratiği ile bunu yeterince ispatlıyor.

*  Bu nükleerin kurulması ile Türkiye’nin alakası yok. Çünkü her şey dışarıdan. Türkiye’nin uranyumu yok. Rusya verecek. Santral kuracak tekniği yok. Rusya verecek! Bunun anlamı devasa bir enerji bağımlılığı. Denildiği üzere elbette “enerji bağımlılığı domates vermeye benzemez”…  Rusya’ya göbekten bağlı bir ülke haline gelecek. Putin’in müthiş bir darbesidir bu. Erdoğan AB’den uzaklaştıkça kendine benzeyenlere daha da sarılıyor. Misal bir reaktör bozulursa tamiri için yine onların uzmanını beklemek zorundasın.

*  Erdoğan nükleer enerjiyi propaganda olarak kullanırken ülkeyi yerle bir edecek tehlike içeren bu konuda gamsız ve umursamaz duruyor. En ufak bir atık bile yüzlerce yıl etkisi devam ettiği biliniyor. O bölge başta olmak üzere insanı ve bitki örtüsü ile yok oluyor. Örneğin başlanırsa ilk etap veya kurulum 7 içinde tamamlanacak. Yani 2025! Fakat Erdoğan, açılışı 2023 yılında yapacağız, diyor. Bunun anlamı nedir? Kendi siyasi emelleri için nükleer enerji ile oynamak. Bu çocuk oyuncağı mıdır? Bir bina temel atma töreni midir? Değil… İşte böyle bir gözü dönmüşlük içinde nükleer enerji ile uğraşıyorlar.


Nükleer üzeri imaj çalışması

* Erdoğan’ın Akkuyu ilgisi ve acelesi sadece “güç” gösterisidir. Bugün nükleer enerji demek güç yarışı demek. Erdoğan bunun üzerinden imaj çalışması yapıyor. Başka da bir konu ilgisini çekiyor değil. Bu çerçevede her türlü yalanı temize çıkarmaya çalışıyor. Aziz Sancar’ı klipte oynatmak o anlamda sıradan bir durum değil.

Özetle, gelişim aşaması, yapılış tarzı, izlenen yöntem ve yoğun faşizm içinde atılan temeller çok hayati ciddi bir konu olan nükleer enerjinin iktidar emellerine peşkeş çekilerek, yoğunca çarpıtılarak gerçeklerin üzerini örtmeye çalıştıklarını gösteriyor. Bu konudaki protestoları da kriminalize edilerek karşı çıkıldığı görülüyor. Son Ankara görüşmesi her şeyden önce bir nükleer faşizm anlaşmasıdır. Kokusu daha sonra fazlasıyla çıkacaktır.





Nükleer silaha hazırlık mı?


 Akkuyu’da temeli atılan ve 2023 yılında bitirilmesi planlanan nükleer enerji santraline tepkiler devam ederken, Türkiye'nin gelecek 10 ya da 20 yıl içinde nükleer silah sahibi olacağı belirtiliyor. Uzmanlar, elindeki balistik füzeleri Sinop'ta deneyen AKP’nin bir sonraki hedefinin bu füzelere nükleer başlık olduğuna dikkat çekiyor.





Temelleri atılan Akkuyu, akıllara Ukrayna Pripyat şehrinin 14.5 km. kuzeybatısında bulunan Çernobil şehrinde konuşlu olan Çernobil Nükleer Santrali'nde 26 Nisan 1986’da yaşanan Çernobil Faciası’nı getirdi. Üzerinden 31 yıl geçse de halen facianın yaşandığı bölgede insanlar yaşayamıyor.  

Santralin çevresi ile sınırlı kalmayan radyoaktif kirlik, Türkiye’de özellikle Karadeniz Bölgesi’ne kadar ulaşmıştı. Hala süren etkisi nedeniyle Karadeniz’de kanser hastalığı, bölgenin adeta kaderi haline geldi.  

Rusya'daki Yakın Doğu ve Orta Asya Araştırmaları Merkezi'nin direktörü olan Semyon Bagdasarov, bir gazeteye verdiği röportajda Türkiye'nin gelecek 10, en fazla 20 yıl içinde nükleer silah sahibi olabileceğini ifade etti. Elindeki balistik füzeleri Sinop'ta deneyen Türkiye için bir sonraki aşamanın bu füzelere nükleer başlık takmak olacağını söyleyen Bagdasarov’a göre, yine Türkiye’nin 50 bin Megawatt (MW) gücünde enerji üretmesi halinde ihtiyacı karşılanacak.

Putin ise açılışta yaptığı konuşmada 2023 yılında Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 10’u bu santral eliyle sağlanacağını vurguladı. 2023 hedeflerinde üretim gücü 120 bin MW olarak belirlendi. Türkiye’de bugün enerji üretim kapasitesi ise 83 bin MW’yi aşmış durumda.

4 bin 800 MW güç üreteceği belirtilen Akkuyu Nükleer Santrali’nin tam kapasite çalışması halinde bile enerji üretimine yüzde 5 katkı yapacağı görülmesine, bu oranın 2023’te yüzde 3’e düşeceği belli olmasına rağmen, yüzde 10 vurgusu yapılması santralin gerekliliğini ispatlama çabasının bir sonucu.

120 bin MW enerji üretim hedefinin temel dürtüsü ise üretilen enerjinin sermaye eliyle ihraç edilmesi. Mısır ve İsrail üzerinden Güney Kıbrıs’a oradan Yunanistan’a ulaşacak olan su altı enerji nakil hattı kurulma adımları Avrupa tarafından atılırken, enerji üretim fazlası olmasına ve Avrupa ile nakil hatlarının entegre edilmesine karşın Avrupa enerji alımı için Türkiye’yi tercih etmiyor. Peki, bu üretim kapasitesine ulaşan Türkiye, niçin nükleer santraller kurmak için çabalıyor? sorununun yanıtı çok önemli.

AKP, bazı sermaye çevrelerine enerji üretim hedefi doğrultusunda inanılmaz teşvikler verirken, nükleer enerjiyi de “enerji çeşitliliği” adı altında bu sürecin içine yedirmiş oldu. 2010 yılında dönemin Brezilya Devlet Başkanı olan Lula da Silva ile dönemin Türkiye Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan birlikte İran’a gitmişlerdi. Özellikle ABD’nin başını çektiği bazı ülkeler tarafından İran’ın nükleer silah amacıyla uranyum zenginleştirmesi yaptığı yönünde sürdürdüğü baskılar sonucu Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu sorunu çözmek adına, Erdoğan ve Lula’nın arabulucu olarak İran’da görüşmeler yapmasını sağlamıştı. 

O dönem Uluslararası Atom Enerjisi Başkanı olan Mısırlı Muhammed El Baradey’in önerisinin pratik adımları İran’da atılırken Baradey’in, “İran elindeki uranyumu Türkiye’ye göndersin, Türkiye bu uranyumu Rusya’ya göndersin ve dünya rahat etsin” sözleri, İran’da o gün yapılan anlaşmayla hayat buldu. Uranyumun depolanacağı alan olarak ilk önce İstanbul Küçükçekmece’deki Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi belirlenmişti. Ancak Erdoğan, Lula ile gittiği İran’da yapılan görüşmeler sırasında Tv’ler bir alt yazı haberi geçmişti. Bu haberde Erdoğan’ın emriyle Toros Dağları’nda uranyumun depolanacağı alan bakıldığı bilgisi yer almıştı.

 

Rusya ile gizli anlaşma 

Tüm bu gelişmeler sonrası Akkuyu Nükleer Santrali gündeme geldi ve kapalı kapılar ardında yapılan anlaşma ile Rusya’nın Akkuyu’da Nükleer Santral yapacağı duyuruldu. O günden bu yana bir adım ileri, bir adım geri ilerleyen süreçte santral için en sonunda temel atma töreni gerçekleşti. Rusya’nın sahibi olduğu nükleer santral için halen bir ortak ise bulunabilmiş değil. 

Cengiz Holding’i devlet desteği ile santrale ortak etmeye çabalayan iktidarın bu çabası sonuç verecek mi henüz belli değil, ancak santral inşaatını Cengiz Holding’in yapacağı şimdiden belli. Adeta devlet şirketi haline gelen holdingin havuz şirketlerin başında yer alıyor olması ise Rusya ile yapılan gizli anlaşmanın içeriğinin daha da merak edilmesine yol açıyor.

 

Ormanlar nükleer çöplük olacak

TBMM gündeminde olan “torba tasarı”da yer alan DSİ Genel Müdürlüğü’nün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nda nükleer çöplük için ormanların seçildiği anlaşılıyor. Tasarıda, “Devlet ormanlarında arkeolojik kazı ve restorasyon yapılmasına ve bu alanların kullanımına, tarihi eserlerin restorasyonu ve korunması için gerekli tesislere, işletilmesinde ağaç kullanılan ocakların açılmasına, yeraltında depolama alanı kurulması” bedeli karşılığında 29 yıllığına izin verilebileceği yer alıyor.

Sadece Akkuyu’da her yıl yaklaşık 120 ton yüksek seviyeli radyoaktif atıklar oluşacak. Bu atıkların bir kısmı yeni yakıt çubukları ile nükleer bomba imali amacıyla Rusya tarafından alınacak, kalan ve bir işe yaramayacak olan atık ise bölgede bırakılacak. Türkiye’nin son dönem ortaya koyduğu dış politikalarına temel oluşturan savaş politikaları üzerinden ortaya çıkarılmaya çalışılan milliyetçi hezeyanı arkasına alıp, nükleer silah üretmeyi hedeflediği kara propagandası yapılacak. Ancak bu olasılık bir masaldan ibaret olduğu BM tarafından belirlenen uranyum zenginleştirmesinin Türkiye’de gerçekleştirilme olasılığı sıfır olduğu bilinirken, Türkiye bu kara propagandalar eşliğinde nükleer çöplük halini alacak. 

 

Ekosistem değişecek

Akdeniz sularının son yıllarda hızla ısındığı ve deniz içi yaşamın değişime uğrayıp, tropikal canlıların ortaya çıkmış olması ciddi bir ekolojik sorunun işareti. Henüz santral ortada yok iken bile yaşanan bu durum, küresel ısınmanın bir sonucu. Santralin kurulması ile birlikte deniz suyunun 2 derece daha ısınacağı gerçeği, ekosistemi tamamen değişime uğrayacak olan Akdeniz’in “ölü deniz” haline dönüşeceğinin kanıtı. 

Yine Kıbrıs açıklarında başlayan ve ciddi gerginlikleri beraberinde getiren gaz ve petrol sondajları da idam sehpasına çıkarılan Akdeniz’in boynuna geçirilen bir başka ip.

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Samsun Şube Başkanı Mehmet Özdağ, yaptığı bir açıklamada sarf ettiği “TÜİK verilerine göre 2017'de İstanbul'un günlük içme suyu miktarı 3 milyon metreküp. Bütün Türkiye'nin günlük içme suyu miktarı yaklaşık 16 milyon metreküp. Bu santralin dört ünitesinin Karadeniz'de cansızlaştıracağı, öldüreceği su miktarı günde 28 milyon metreküp. Bu soğutma suyunun sıcaklığının raporda denildiği gibi yapılırsa, 1 ila 5 derece arasında fark ettirilerek Karadeniz'e salınması, buradaki doğal yaşamı tümden değiştirecek. Kullanılmış yakıtlardan ve bu yakıtın soğutulması sonucu santralden salınacak sıvı atıklardaki radyoaktivite bulaşmış suyun tekrar Karadeniz'e salınacağı açık bir şekilde ifade ediliyor" sözleri, yaşanacak felaketin boyutunu net biçimde gösteriyor.

  

Jersey Kanal Adaları mı?

Akkuyu ve Sinop’ta inşa edilmek istenen nükleer santraller, Elektrik Üretim A.Ş (EUAŞ) üzerinden yapılacak. Anlaşma dosyalarında EUAŞ’ın adresinin “Jersey Kanal Adaları Türkiye Merkez Şubesi” olarak gösterilmesinin de vergi kaçırmak amaçlı olduğu belirtiliyor. Devlet ve özel şirketlerden vergi alınmamasını temel politika olarak belirleyen AKP’nin tek vergi topladığı kesim emekçi halklar ve küçük esnaf olduğu biliniyor. Ancak bir kamu şirketinin merkezinin Jersey Aadaları’nda ne işi var bunu anlamak mümkün değil. Türkiye’de ilk ciddi nükleer santral adımı Mesut Yılmaz hükümetleri döneminde atıldı. 

Sonrasında ise Ecevit’in karşı tutum alması sonucu askıya alınan nükleer santral için o dönem ciddi rüşvetler dağıtıldığı basın organlarında çokça işlendi. Bugün Rusya ile gizli anlaşmalar yoluyla ilerleyen Akkuyu nükleer santral süreci de akıllara bunu getiriyor. 


YUSUF GÜRSUCU

174

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA