‘Esir düşelim ama teslim olmayalım’

Bu ülkede Sûr bombalanırken, bir kadın ölü çocuğunu derin dondurucuda bekletirken, Lokman’ın öldürülüp sokaklarda sürüklenmesi televizyonda, gazetede bir haberdir. Ama onun gerisindeki insanlık hali, acıyan vicdanı hatırlatmak da sanatın el atması gereken bir olgudur.

02 Mart 2018 Cuma | Dizi

DİCLE MÜFTÜOĞLU - DENİZ NAZLIM / MA - ANKARA

Ahmet Telli, 1960’lı yıllardan beri şiir yazıyor. Toplumcu, devrimci bir şair. Zaten şiirin devrimci olduğunu ve özgür bırakılması gerektiğini hep söyler. Barış sözcüğünün yasaklandığı, aydın olmanın zor ama bir o kadar da gerekli olduğu böylesi bir dönemde, sözünü sakınmadan cesurca söyleyen bir şairdir.

İçinden geçtiğimiz süreci şair Telli, “Belki sloganlarla kitlelere gidemiyoruz ama belli ki en azaldığımız yerde çoğalma bilgisi ve bilincine sahip olmalıyız. Duygu örgütlülüğünü bilinç örgütlülüğüne dönüştürebileceğimiz yolları bulmak zorundayız” sözleriyle değerlendiriyor.


Türkiye’de bir yılı aşkın süredir OHAL koşulları, gözaltı ve tutuklamalar var. Bir edebiyatçı olarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye, Cumhuriyet’ten bu yana hemen her dönemini baskı hali içinde geçirdi. Bu zaman zaman bazı yasaların şiddetle uygulandığı, bazı dönemlerde de bazı yasaların biraz daha gevşetilerek uyguladığı ama hep bir şekilde baskının uygulandığı hale geldi. Somut örnekle, 1978’de yazdığım bir yazı nedeniyle herhangi bir kovuşturmaya uğramadım ama 1980’den sonra 140’ıncı madde şiddetle uygulandığı için yargılandım. Buna benziyor. 

Şimdiye baktığımızda da; baskı yoğunlaştırılmış durumda. Yalnız dikkat çekilmesi gereken nokta şu; bu baskıya bir faşizm denebilmesi için sadece baskıya değil bir ülkenin tepeden tırnağa bütün kurumlarıyla yeniden inşa edilmesine dikkat çekmek gerekir. Barolar Birliğinden, Türk Tabipleri Birliği’ne kadar yeniden inşa aslında bir faşizmin inşası anlamına gelir. Durum budur.

Her durumda ilericiler, devrimciler, demokratlar kendi yaratıcılıklarına bağlı olarak bir mücadele biçimi geliştirirler. Bu mücadele biçimini, -herkes dernek, sendika, parti, aydınlar- nerede duruyorlarsa, bastıkları zemine göre şekillendirirler. Bu diyelim ki bir meydan mitingi olabileceği gibi, aydın ve sanatçılar da gazeteciler de kendi köşesinde, şiir yazıyorsa yazdığı şiir ile bunu mücadeleye bir biçimde herkes durduğu yerden katılmaya çalışır. Bazen görülür bu mücadeleler, bazen görülmez her defasında aydınlar suçlanır nedense. Oysa mücadelenin rengini, kokusunu verecek olanlar da aydınlardır. 


Türkiye geçmişte de darbe ve baskı dönemleri yaşadı. O zaman yaşananlar ile şimdi yaşananlar arasında bir fark ya da benzerlik var mı? 

Kıyaslama daima bizi kimi eksik yorumlamalara götürür. Kıyaslamamak lazım, her birini kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. “80 darbesinde böyle baskı görmedik” gibi bir söz, 80 darbesiyle ilgili yargılarımızı hafifletir. Oysa her dönem kendi baskı araçlarını üretmektedir. Kıyaslama değil, demokrasi mücadelesi açısından, 80’lerde kaybedilen mevzileri bir kez daha uzun vadede kaybedilme dönemindeyiz. Böyle yaparsak, “Bir dönem baskı görüyorduk, şimdi daha ağırını görüyoruz” diye bir ağlatı diyalektiğine gireriz.

Geçmişten bugüne egemenlerin biriktirmiş oldukları yöntemleri daha yeni araçlar kullanarak, baskı aracına dönüştürüyorlar. Söz gelimi din olgusunu kendi egemenlikleri için kullanıyorlar ve onlar için çalışan bir baskı aracına dönüşüyor. Aslında bu şekilde sadece bugünü değil gelecekteki hakimiyetlerini de bugünden kurmaya çalışıyorlar. Gelecekteki hakimiyetlerinin ne olacağını bilmekse partilerin, siyasi görüşlerin ve ittifakların bileceği iştir. 

 

Bahsettiğimiz bu baskı hali, edebiyatı nasıl etkiler? Özellikle sizin şiirlerinize etkisi nedir?

Toplumsal yaşam kendi akışı içindeyken yazan, çizen aydınlar buna seyirci olabilir, bir gözlemci olabilir, tanık olabilir bazıları da sanık olmayı kabul ederek katılır buna. Popüler kültürün ve popülarizmin egemen olduğu, tüketim ahlakının bir yaşam biçimine dönüştüğü yerde şiirin ve sinemanın etki gücü yine bir takım aydın çevresini aşamıyor. Tüketim kültürü ve popüler kültür daha baskın. Özellikle de çağımız görselliğin, hızın ağır bastığı görsel medya inanılmaz bir şekilde tüketimi körüklerken, bir yaşama biçimine dönüştürür ve adeta kitlelerin özünde asimilasyonu sağlıyor. Bilinç ışımasına yazdıklarımıza ne kadar katkıda bulunabiliriz bilemem.

Diyelim elinizde tuttuğunuz “Su Çürüdü” adlı kitap 80 döneminin bir ürünüdür. 12 Mart dönemini Erdal Öz, “Yaralısın” romanıyla hafızalarımıza nakşetmişti. Bazı kitaplar öyledir. Yahut Şolohov’un kitapları Sovyet hayat tarzının yerleşmesi sırasındaki müthiş bir açılım sağlar. 

“Su Çürüdü”nün de böyle bir dönemsel olguları zihne aktardığını söyleyenler var. Ben öyle olup olmadığını okurlara bırakmak durumundayım. Ama orada asıl olan şu; bir aydın, bir yazar kendi bulunduğu yerden, kendi beninin dışına çıkamıyorsa bu döneme karşı sorumluğunu yerine getiremiyor demektir. Bu iyi bir eser çıkarmıyor anlamına gelmez. Ama sadece “ben” üzerinden bir eser de çok iyi bir eser olabilir. Bazı eserler de “biz” üzerinden yola çıkar ve bunlar için de bir yazarın sadece “biz” üzerinden konuştuğu için iyi olduğu anlamına gelmiyor. Çok kötü toplumsalcı bir anlayış da buradan hakim olabilir. “Biz” üzerinden ya da “ben” üzerinden faaliyete konulan eserlerde sanatın estetik değerleri mutlaka içerilmelidir. 

 

Dünya ve Türkiye örneklerine baktığımızda bu tür dönemlerde aydınların her zaman hedef haline getirildiğini görüyoruz. Bugün için de aynı şey söz konusu. Neden aydınlar, egemenler tarafından hedef haline getiriliyor?

Entelektüel ve aydın kavramlarına bakacak olursak; entelektüel, soru üretir ama sorumluluğu yoktur. Aydın ise sorduğu soruların cevaplarını bulup cevaplar doğrultusunda bir yaşam biçimi seçer. Bu bakımdan bizim gibi ülkelerde aydın denildiğinde de bazen bir köpürtme söz konusu. Köy muhtarından ilkokul öğretmenine, üniversite profesörüne kadar bir açılım sağlanır. Oysa bir ülkede bu kadar çok aydın olmaz. Yoktur. Biz başkalarına görevler yüklemek için, biraz okumuş, yazmış olanlara aydın diyoruz. 

Bu konuda hemen akla gelen hepimizin bildiği gibi tekrarlamakta da sakınca yok; kendi ülkesinin Cezayir’e karşı savaş açması karşısında Jean-Paul Sartre’nın takındığı tavır aydın tavrıdır. O dönemde de kaç aydın vardı Fransa’da? Aziz Nesin, 1980’den sonra Kenan Evren’e dava açtı. Böyle bir yüreklilik gösterdi, aydın budur. Bu açıdan biz yüzbinlerce aydına sahip değiliz. Ama barış için imza atan akademisyenlere ben aydın derim. Dünya görüşünün gerektirdiği eylem biçimiyle hayata dahil ya da müdahil oluyorsa biz ona aydın deriz yoksa okumuş, yazmış hatta kitaplar yazmış insanlar illa da aydın değildir. 

Elbette egemen güçlerle aydınlık düşüncenin daima bir çelişkisi olagelmiştir. O çağda Sokrates’i ölüme götüren neydi? Bugün Selahattin Demirtaş’ı ağır bir şekilde hapislerde çürüten anlayıştan hiçbir farkı yoktur aslında. Araçlar değişmiştir. Selahattin Demirtaş, bu ülkenin yüz akı ve bu ülkenin vicdanıdır. Onu içeri atmak, bir vicdanı yok etmek demektir. İşte böylesi bir anda da bu duyguların bir araya gelip bilinç örgütlenmesine giden bir yolda buluşmalar sağlamak gerekiyor. 

 

Sosyal medya ve benzeri araçların çağımızda etkin hale gelmesi, edebiyata, şiire, kitaba olan ilgiyi azalttığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?

Edebiyatı sosyal medya veya görsel kanalların hakimiyeti karşısındaki durumu ile kıyaslamamak lazım. O zaman edebiyat da sinema da çaresizlik içinde demektir. Şimdi biliyorsunuz Barış Atay’ın oyunu sahnelenemiyor. Demek ki bir tiyatronun, görsel araçlarla, telafi etmenin ne türlü yararı olabilir? Asıl olan sahne ise onu orada izlemek doğrudur. Bir arkadaşım var tiyatrocu, geçenlerde gittik provasını izledik. Dairo Fo’dan bir oyun adapte etmiş ama Türkiye’de sahne bulamıyor, yurt dışına gitti.

Edebiyat hala benim için roman, şiir yazılı olandır, tiyatro sahnede yapılır. Bugün bir gazetede okudum korkunun bu kadar yayıldığı bir dönemde yazma gösteren kişiye saygı göstermek lazım. Ama paçavra gazetelerle yarışamayız. Biz burada Ankara’nın herhangi bir sokağında yoksul kafesinde söyleşi yapıyoruz, bir stüdyoda değiliz. Bir stüdyonuz yok. Geri çekilme noktasındayız ama buradan cümlemizi kuracağız. Lenin’in bir sözü vardır: “Esir düşelim ama teslim olmayalım.”

 

Su Çürüdü şiirinizde bir tecrit anını anlattınız. Türkiye’de şu anda bir tecrit politikası uygulanıyor gerek cezaevlerinde gerekse de sokakta. Birçok kişi Türkiye için “yarı açık cezaevi” tespiti yapıyor. Siz bu hali nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tecrit sözünü belki yerinde kullanmak lazım. Tecrit bir şeyi bir şeyden ayırmaktır. Diyelim ki hapishanede bir kişiyi tecrit edersin ve o kişi diğer haklardan mahrumdur. Tam tersine tecrit edilme duygusu bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılıyor ki bu tuzağa düşmemek lazım. Hayır, öyleyse biz sokaktayız, cümlemizi söylemeye çalışıyoruz. Belki sloganlarla kitlelere gidemiyoruz ama belli ki en azaldığımız yerde çoğalma bilgisi ve bilincine sahip olmalıyız. Bu düşüncelerle siz gelip beni buluyorsunuz, ben gidip bir şiirimi bir kitleye okumaya çalışıyorum. Diyelim ki Batman’a gidiyorum oraya gençler geliyor. Sadece o toplantıdan çıktıklarında aldıkları estetik tat değil, bilinçlerindeki ışımayla evlerine dönüyorlar. Duygu örgütlülüğünü bilinç örgütlülüğüne dönüştürebileceğimiz yolları bulmak zorundayız. 

 

Bu topraklar farklı halklar ve inançların yaşadığı bir yer. Bu farklılığın yaşadıkları acılar ve verdikleri mücadelenin sizin şiirinizdeki yeri nedir? 

Yaşananları yansıtmak günlük gazete işidir, habercilik işidir. Yaşananların altında yatan insani gerçekliği keşfedip onu bütün bir insanlığa sunmak ise sanata giden ilk adımlardan biridir. Bu ülkede Sûr bombalanırken, bir kadın ölü çocuğunu derin dondurucuda bekletirken, Lokman’ın öldürülüp sokaklarda sürüklenmesi televizyonda, gazetede bir haberdir. Ama onun gerisindeki insanlık hali, acıyan vicdanı hatırlatmak da sanatın el atması gereken bir olgudur. “Ah kadın” şiiri biraz da bu ülkede aydın, yazar, sosyalist olmak nasıl bir vicdan toplamı oluşturursa onun gerektirdiği bir sanatsal pratiktir. Bazıları bunu çok güncel de bulabilir ama tarihsel olanını bulmak lazım.



AH KADIN


"Gülüşünden vurdular kardeşimi!"
Ah kadın, Cizre miydi senin adın
Cudi'ye bakıp durma fistanın alev alır
Bilmez misin ki kan değdi çakalların dişine
Her bodrum tekinsiz saatler gibi işliyor
Ve genzinde bir yanma tuhaf bir kekrelik
Gece bir dumandı tütüp durdu Gabar'da
Sokakta mezarlık sinekleri, çıldıran tarih

Bilmez misin ki kan değdi çakalların dişine

Ah kadın, adın Cizre miydi senin
Ekmek almaya gidenin yaşı mı sorulur
Berkin Elvan'ı ne zaman unuttun, hani
O kaşları karadan daha kara Berkin'i
Ölü bebekleri beyaz bayrak esirgemiyor
Bir derin dondurucu bul yahut kâbusa
Dönen uykular kanatlansın Botan'da

Ölümün haysiyeti ölüm kadardır

Ah kadın, sen Lokman'ı tanır mıydın
Gülüşü Dicle gibi harelenen Lokman'ı
Mem u Zin'i ezbere okurdu; boynundaki
Kement soldurdu mu o gülistan gülüşü,
İmlâyı boşver hayat sığmıyor ona
Melayê Ciziri'nin Divân'ı yanıyor Kasrik'te
Yanık kokuyor şehir, şehir kan kokuyor

Ah kadın, Cizre miydi adın Şırnak mı
Nusaybin de olabilir hadi sen söyle



635

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA