Dervişlerin düşüdür devrim

Kahramanım da benim gibi bir isyancıydı, bir dağlıydı, bir kaçaktı… O, benden çok önceleri zulmü keşfetmiş ve başkaldırmıştı. Ben onda geçmişimi, o da bende geleceğini görüyordu. O, tarih, ben ise şimdiydim… O, olgun ve ermiş bir derviş, ben henüz toy bir yolcuydum.

28 Şubat 2018 Çarşamba | PolitikART

Medya DOZ


Bundan tam on yıl önce, 2008 yılının sonbaharında Rojhilat Kürdistan’ında dağda yaşlı bir adam tanıdım. Tanıştığımız yer, İran’ın batısında yer alan ve Irak’a sınır olan Kirmanşan eyaletinin kırsalıydı. O’nun her sözü tarihi bir çağrışım gibiydi. Herkesin fellik fellik kaçtığı gerçekleri öyle kaygısız, öyle yalın dile getiriyordu ki hayran kalmıştım. Zamanla iyi dost olduk. O, sigarasını sarıp dumandan sararmış parmakları arasında içerken esrarengiz öyküler anlatır, ben de hayranlıkla onu dinlerdim. Arada ona umut verip güldürmeye çalışırdım. O eski Hewramî lehçesi ben Kurmancî lehçesiyle konuşuyor olsam da birbirimizi oldukça iyi anlardık. O, bana “Zenê Şoreşger” (Devrimci Kadın), ben de ona “Bozork Baba” (Büyük Baba) derdim. Bir derviş gibiydi. Bozork Baba’nın zamanında hastane, tımarhane, hapishane vb. yoktu. İnsanı hasta düşüren, ahlaktan düşüren, esir düşüren ve deli eden mekansal hiçbir hane yoktu. Derviş Baba adeta insanlıktan süzülen saf bir zamanda yaşıyordu. Dağlı bir çınardı. Etrafında kapitalizmin ürettiği hiçbir çerçöp bulamazdınız. Elektriği yoktu, radyosu yoktu ama oldukça bilgiliydi ve kendini yetiştirmişti. 

Ona misafir olduğumuz bir gün elinde dağ keçisinin boynuzundan bir bıçak sapı yonttuğunu ve özenle işlediğini gördüm. İfade edemediği düşlerini bıçağın sapına işlemişti. Hewrami bıçağı bana uzatmadan önce bıçağın sivri ve parlayan metalini elini kanatırcasına sıkıp derinlere daldı. Gözlerinde asırlık hayıflanmalar çıra gibi yanıyordu. “Ax İran ve Rojhilat Kürdistan halkı olarak ne çekiyorsak öncümüz olmadığı için çekiyoruz. Apo gibi cesur bir önderimiz olsaydı böyle olmazdı” demişti. Dağ başında İran rejiminin kaçağı olarak yaşayan kahramanım bıçağını bana hediye etti ve ondan bu bıçakla hiç kan akıtmama ve yara açmama sözü vererek ayrıldım. Bıçak, sadece zamanı yontmak için, tarihin irin tutmuş yaralarını deşmek için ve adım atmama engel olan ipleri kesmek için, anlamlar biriktirdiğim heybemde taşınacaktı. 

Kısa bir süre sonra Derviş Baba’nın yanına giden bir grup arkadaş ile karşılaştım. Grup içinde yer alan Bagok arkadaş “Heval, yaşlı adam çok hasta. Yanına gittik, senin için “Zenê Şoreşger gelsin helalleşelim’ dedi.” Artık Bagok arkadaşı dinlemiyordum. Bagok sesini yükseltip dikkatimi kendine yöneltmeye çalışarak devam etti. “Gidersen ona günlük ihtiyaçlarını karşılayacak bir şeyler de götür” dedi ve yoluna devam etti. Sanki tarih ölüm döşeğinde inliyormuş gibi bir his doldu içime. Sanki kısa bir süre sonra sahipsiz, yetim ve öksüz kalacakmışım gibi bir his doldu ciğerlerime. İki gün sonra saatlerce yürüyüp Derviş Baba’nın kaldığı taştan yapılma kulübesinin önüne gittim. İçeri girmekten korkuyordum. Kapıda kaç dakika bekledik bilmiyorum. Biraz sonra Derviş Baba elinde çırası ile dışarı çıkıp yüzümüzü aydınlattı. Bütün kaygılarımızı giderdi. Derviş Baba bu endişelerimizi hissetmiş olacak ki şen bir ses ile “Xas in, selamet in, şükür! Êmin jî fire fire Xas im!” (Şükür ki iyisiniz, selamettesiniz! Ben de çok çok iyiyim!) dedi. Kolunu tutup omuzlarından öptüm. Ölümden korkmadığını, bizim de korkmamamız gerektiğini hissettirip “Mirdin nist, dono dono hest” (Ölüm yok, döngü var) dedi. Gözlerimin buğusunu beceriksizce saklamaya çalışıp gülümsedim. 


Ben özgürüm!

Kahramanım da benim gibi bir isyancıydı, bir dağlıydı, bir kaçaktı… O, benden çok önceleri zulmü keşfetmiş ve başkaldırmıştı. Ben onda geçmişimi, o da bende geleceğini görüyordu. O, tarih, ben ise şimdiydim… O, olgun ve ermiş bir derviş, ben henüz toy bir yolcuydum. Bana son sözlerini söylemek için çağırmıştı, ben ise ilk kelimelerimi biriktirme demindeydim ve bu acı veriyordu. Rojhilat Kürdistan’ı ve genel olarak İran coğrafyasının insanı mest eden tarihi çağrışımları kafamda çalkalanıyor, uğultuya dönüşüyordu. Mistik bir divanda, Derviş Baba”nın ocağında oturuyordum. Ne diyeceğimi bilmez bir halde aklıma ilk gelen sözleri düşünmeden söyledim. “Bozork Baba sen hasta düşmüşsün, dağda tek başına zorlanıyorsun izin ver ailene haber verelim gelip seni şehre götürsünler, tedavi ol” dedim. Derviş Baba, kaşlarını çattı, “Ben zorlanmıyorum, köle olanlar zorlanıyor, ağası olanlar zorlanıyor. Ben özgürüm! Ağa değilim kölem olsun, köle değilim ağam olsun, söyle niye zorlanayım?” sesi yükselmişti ve ben şaşkınlıkla anlamsız kelimelere sığınarak eveleyip geveliyordum. 

Bozork Baba, hızını alamayıp bileğimden tutup arkasından çekiştirerek “Biya, biya inca” (Gel, gel buraya) deyip beni dışarı çıkardı. Azar işiten bir çocuk gibi gururum kırılmış bir halde gecenin karanlığında Derviş Baba”nın yanında sessizce duruyordum. Ellerini karşıya uzatıp “Orada ne görüyorsun” dedi. Çok uzaklarda Kirmanşan şehrinin silik ışıkları görünüyordu. Mırıldanarak “Işık” dedim. “Hayır” dedi “Şehir” dedim. Kızarak “Sana orada ne var demedim, ne görüyorsun dedim.” Bana ne anlatmak istediğini çözemiyordum, beceriksiz bir şakirt gibi üsteleyip “Kirmanşan’ı görüyorum” dedim. Derviş baba yine “Hayır” dedi. Ben başımı önüme eğdim. Arkadaşlarım arkamdaydı, onlar da şaşkındı ve halime kıs kıs gülüyorlardı. Benim incindiğimi gören Derviş Baba, sesini biraz yumuşatarak ve çenemi tutup ışıklara çevirerek “Zenê Şoreşger, senin şehir dediğin, ışık dediğin o yerde ben bir yılan görüyorum, kuyruğunu ağzına almış kendi kendini yiyen bir yılan var orada. Küsme babaya, bana acımıyor musun? Oraya git diyorsun! İran rejiminin yönettiği şehirlerde özgürlük yok, onur yok, yılanın karnında büyüyen kölelerin öfkesi var” dediğinde. Boğazımda bir kılçık varmışçasına yutkundum; kılçık batıyor, acı veriyordu. Kılçık ne aşağı iniyor ne de saplandığı boğazımdan çıkıyordu. Sustum… Derviş Baba da sustu ama onun suskunluğu bile zaman ve mekanda kanatlanmış bir çığlık gibiydi. O çığlık her gün biraz daha büyüyecekti. Onun çığlığı bir gün herkesin kulağına ulaşacaktı…


‘Kadınlar dağları terk etmeyin’

Derviş Baba, sonra bizi içeri aldı. Titreyen elleriyle içinde hiç tanımadığımız bitkilerle dolu ayran taslarını önümüze bıraktı ve sofranın ortasına da ekmek koyarak “Bi fermin” (Buyurun) deyip bir yandan sigarasını sararak, sakin sakin konuşmaya başladı. Aslında konuşmaktan çok vasiyetlerini sıralıyordu: “Siz devrimci kadınlar bu dağlardan inmeyin, herkes dağları terk etse de siz terk etmeyin” deyip bizden söz vermemizi istercesine gri hale ile çevrelenmiş gözlerini yüzümüzde bir ayet gibi gezdiriyordu. Başımızı salladık, rahatladı. Sonra derin bir soluk alarak “Apo’nun değerini bilin, onu yalnız bırakmayın, ancak onun fikirleri bu topraklara özgürlük ve devrim getirebilir” dediğinde hepimizin içinde sessiz fırtınalar koptu. Çok söz söylemeden Derviş Baba ile vedalaştık. O gece içimdeki bütün kirleri sökercesine ağladığımı hatırlıyorum. Halkımın acılarına mı, coğrafyamın ıstırabına mı, özgürlüğün dayanılmaz sancılarına mı, yalnız bıraktığımız kahramanlarımıza mı ağlıyordum bilmiyorum… Sadece ıslaklığın huzur veren bir yanı vardı. Kalbim topraklarımda büyüyen isyanlara kapısını açmıştı ve dışarıda gömülü öfke tohumları yağmur ile sulanıyordu. O tohumun patlayıp tomurcuk olacağı bilinci ile hırpalanmış duygularımı küskün bir çocuk gibi toplayıp tekrar sineme bastırdım. Arkama bakıp “Döngü” diye fısıldadım. 

İki yıl sonra bir fırsat bulup daha önce okuyamadığım bütün materyalleri başucuma toplayıp okuyordum. Elime aldığım kitabın kapağında, Abdullah Öcalan Demokratik Uygarlık Manifestosu yazıyordu. “Maskeli Tanrılar ve Çıplak Krallar çağı” yazan başlığı okumaya dalmıştım. Kitabın birkaç sayfasını okuduktan sonra gözlerim “Leviathan” kelimesine sabitlendi. 

Derviş Baba’nın bahsettiği kuyruğunu yiyen yılan ile Leviathan aynıydı… Aynı anlama sahiplerdi; iki kelime de toplumu yutmaya çalışan canavarı anlatıyordu, iki kelime de güç ve yetkilere sahip egemen devlet ve iktidarı ifade ediyordu. Abdullah Öcalan, “Başını denizden çıkaran ve toplumu yutmaya çalışan canavar Leviathan” diyordu. Derviş Baba ise, “Yılanın karnında büyüyen kölelerin öfkesi” demişti. Beynimde şimşekler çakmaya başladı. İki büyük yüreğin çığlığı hazımda birleşiyordu…

İki ışık birbirine değiyordu. İki kâmil insanın hakikat aşkında eriyip Nirvana’ya ulaştığı anlara tanık oluyordum. Bu toprakların kalp atışını dinleyen, bu toprakların insanının isyanını vicdanında ve bilincinde büyüten iki ermişin, iki dervişin sezgisel ve zihinsel buluşması bana umut veriyordu. Bir gün ermişlerin ve dervişlerin hayal ettiği dünyada özgürlüğün türküsünü dinleyeceğimize kanaat getirdim.

 İnsanlığın zihnini kirden arındırmaya ve aydınlatmaya çalışan bilge insan Abdullah Öcalan’ın savunması olan kitabı bitirdikten sonra, sıra okumadığım İmralı görüşme notlarına gelmişti. Birkaç notu dikkatlice okudum ve bir cümle beni yine allak bullak etti: “Kadınlar dağlardan asla inmesin, özgür yaşamak için Star kentler inşa etsinler” diyordu okyanus yürekli Apo.  Derviş Baba da “Siz devrimci kadınlar bu dağlardan inmeyin, herkes dağları terk etse de siz terk etmeyin” demişti. 

Ve şimdi aradan on yıl geçmişti, Derviş Baba döngü dediği ölüm ile çoktan selamlaşmıştı. Bugün televizyon ekranlarında İran halklarının isyanını ve devrim kıvılcımlarını gördüğümde yine Derviş Baba’nın “İran rejiminin yönettiği şehirlerde özgülük yok, onur yok, yılanın karnında büyüyen kölelerin öfkesi var” sözleri beynimde yankılandı. Hüzün misafirim oldu. Sonra kendimi toparlayıp yüreğime bir tutam umut serptim, Derviş Baba’nın yüzü suyu hürmetine biraz heyecanlandım. “Kadınlar bu isyanlara öncülük yapıp devrimin meşalesini taşımalı” diye içimden geçirdim. Derviş Baba’nın “Zenê Şoreşger” dediği kadınlar, doğacak devrimin hem anası hem de ebesi olmalıydı… 

Çünkü insanlığın çığlığı olabilmiş Abdullah Öcalan da Ortadoğu’nun yeni Rönesans’ı için kadınlara öncülük misyonunu yüklemişti ve yıllar önce “Devrim günceldir” demişti. Evet, devrim günceldir ve Ortadoğu her yeni günde, yeni devrimlere gebedir. Ayaklanmanın, isyanın, başkaldırının olduğu her yerde devrim muhtemeldir… 


260

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA