12 Eylül’den beter

Baskı rejiminin kurumsal olarak oluşturulmakta olduğunu; baskı uygulamalarının ise yasaya dayalı ya da değil, uygulanmakta olduğunu gözlüyoruz. Hukuk devleti, Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi eliyle tasfiye sürecine sokulmuştur. Hükümet de bu süreci yönetiyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba | Dizi

TUĞÇE KARA


İnsan Hakları Ortak Platformu’nun (İHOP) Eylül ayında yayınladığı rapora göre, Türkiye’de OHAL ilan edildikten sonra toplam 28 KHK yayınlandı. 140 bin kişi ihraç edildi, 60 bin kişi tutuklandı, 980 şirkete, 94 belediye ve 145 medya organına kayyum atandı. Bu rapordan sonra iki KHK daha yayınlandı. 

İnsan Hakları Derneği (İHD) eski Genel Başkanı, 12 Eylül dönemi tanıklarından Hüsnü Öndül ile 2017 senesinin insan hakları ihlalleri açısından nasıl bir sene olduğunu ve son yayınlanan KHK’ları ve hapishanelerdeki tek tip dayatmasını konuştuk. ‘’Karanlık bir dönemden geçiyoruz’’ diyen Öndül, baskı rejiminin kurumsal olarak oluşturulmakta olduğunu söylüyor.


Darbe girişimi, OHAL, KHK’ler dolu bir yılı geride bıraktık. 2017, sizce insan hakları ihlalleri açısından nasıl bir yıldı?

2017, iki özel durumunun en yoğun yaşandığı bir yıl oldu. Bu iki özel durumdan ilki Temmuz 2015’te başlayan yeni çatışma dönemidir. İkincisi de çok özel koşullar ve durumları içeren ve daha öncesi yaşanmamış darbe teşebbüsü ve püskürtülmesi, 15 Temmuz 2016 tarihine işaret ediyor. Temmuz 2015 savaş durumuna dönüştü ve sonuçları çok ağır oldu. Bu sonuçları sokağa çıkma yasakları başlığı altında, yakılan, yıkılan kentler ve yaklaşık 1 milyon beş yüz bin insanın etkilenmesi, 500 bin insanın zorla yerinden edilmesi, yaklaşık total olarak 3 bine yakın insanın çatışmalı ortamda yaşamını yitirmesidir. İHD ve İHOP raporları bunu söylüyor. Ama Barış Vakfının yayımladığı Cuma Çiçek tarafından hazırlanan Raporda, devletin resmi haber ajansı AA çatışmalarda 11 bin insanın yaşamını yitirdiği bilgisini veriyor. 

Bu özel durumun dışındaki ikinci çok özel durum OHAL düzenidir. Aralık 1999 tarihinde Helsinki zirvesiyle birlikte Türkiye AB’ye aday ülke ilan edilmiş, 9 uyum paketi çıkarılmış, 70 yasada yüzlerce maddede değişiklikler yapılmış, 70 yeni yasa çıkarılmıştı. Türkiye demokrasiye doğru dümen kırmıştı. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrası, adeta karşı darbe yapılarak Avrupa Birliği sürecindeki bütün kazanımlardan geriye adım atıldı. Anayasal güvenceler bütün toplum kesimleri için ortadan kalktı. Ne yargıçlar teminat altında ne de üniversitelerdeki akademisyenler. Hakikat, adalet ve bilim; otokrasinin boyunduruğu altına sokuldu. 2017 baskı ve zulüm yılı oldu. Karanlık bir dönemdeyiz. Karanlık çok mu naif bir niteleme oldu, bilemiyorum.


12 Eylül döneminin tanıklarından birisiniz. O dönem ve 15 Temmuz 2016 sonrası dönem karşılaştırıldığında insan hakları ihlalleri ve buna karşı verilen mücadelelerdeki benzerlikler neler? 

Kötülükler de mukayese edilebilir elbette. Bazıları nicelikle ilgili. Mesela, 12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminde toplamda 8 bin 500 civarında kamu görevlisi 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kamu görevinden çıkarılmıştı. Bunlar içinde 100 kadar akademisyen vardı. Oysa bugün 5 bin  civarında akademisyen, 4 bin civarında hakim ve savcı, binlerce öğretmen, hekim, mimar-mühendisin herhangi bir yargı kararı olmaksızın ihraç edildiğine tanıklık ediyoruz. 

O dönem ihraçları için İLO Genel Kurulu ihraçların 111 sayılı İş ve Meslekte Ayrımcılık Sözleşmesine aykırı olduğuna karar vermişti. Bugün 130 bin civarında kamu görevlisi ihraç edilmiş durumda. 

O dönemde ilan edilen sokağa çıkma yasakları bir iki günlüktü. Oysa bugün anayasal ve yasal dayanaktan yoksun bir biçimde aylarca süren sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. 

O tarihte gözaltı süreleri 90 güne çıkarılmıştı. Şimdilerde de 30 gün, 14 günlük gözaltılar yaşanıyor. Avukat görüşü yoktu, şimdi de yok. 

O dönemde işkence yaygın ve sistematikti, bugün de çok yaygın biçimde işkence şikayetleri ulaşıyor insan hakları örgütlerine. O dönemde de siyasi parti genel başkanları, milletvekilleri tutuklanmıştı, şimdi de tutuklanıyorlar. Gazeteler kapatılmıştı 12 Eylül döneminde, şimdi de çok daha yaygın bir biçimde uygulanıyor. Biliyoruz. Darbeciler, 12 Eylül döneminde 669 yasa çıkarmışlardı, 1980-1983 döneminde. 



Darbe girişimiyle gerekçelendirilen KHK’ler ile ihlallere hukuki kılıf da hazırlanıyor…

Evet, 15 Temmuz 2016 sonrasındaki bir buçuk yılda 300 civarında yasanın KHK’ler ile yürürlüğe konduğunu görüyoruz. Bütün darbe dönemleri o dönemle sınırlı olmayan, etkisini sonraki yıllarda da gösterecek olan hukuksal düzenlemeler yapmışlardır. 15 Temmuz sorası çıkartılan KHK’ler ile, askerin, yargının, polisin, üniversitelerin yeniden yapılandırılmakta olduğunu görüyoruz. 12 Eylül sivil halk tabanı olan bir hareket değildi, bugün darbe teşebbüsünü püskürten siyasi heyet halk desteğine sahip, seçimle iktidar olmuş bir siyasi heyet. O nedenle, mücadele ediliyor ihlallere karşı ama, sonuçta siyasi iktidar darbe teşebbüsüne maruz kalmış, dikkat lütfen, mağduriyete uğramış bir siyasi heyet.

Halk da bu siyasi heyetin yaptıklarına, siyasi heyet nasıl “Allahın lütfu” diyorsa, daha toleranslı bakıyor. Halkın, mağduriyete maruz kalmanın ihlalde bulunmayı meşru gösteremeyeceğine ikna edilmesi gerekiyor. En başta da hakikatin bilgisine ulaşması gerekiyor halkın. O zaman bugün verilen mücadeleler daha iyi anlaşılabilir ve daha etkili olabilir.

Bir baskı rejiminin kurumsal olarak oluşturulmakta olduğunu; baskı uygulamalarının ise yasaya dayalı ya da değil, uygulanmakta olduğunu gözlüyoruz.


Çokça duyduğumuz “12 Eylül’de bile böylesi yaşanmadı” söylemini haklı/doğru buluyor musunuz?

Kötülükler benziyor, nicelikçe bazı alanlarda daha çok bazı alanlarda daha az ihlaller yaşanıyor. Ama, yaklaşık 40 yıl önceki ihlalleri hatırlatması ve o dönemden bile kötü diye hissetmeleri insanların, başlı başına bu dönemin çok kötü bir dönem olduğunu gösterir. Seçimle gelenler yapıyor bunu, bir askeri/bürokratik cunta değil. O nedenle bence bu şikâyetleri ve söylemleri, anlamaya çalışmak lazım.


696 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar” nedeniyle cezaevinde hükümlü ve tutukluların, duruşmalara badem kurusu ve gri renginde tulum giydirilerek getirilmesi öngörülüyor. Sizce bu karar hapishanelere nasıl yansıyacak?

Olası direnişleri siyasi iktidar da öngörüyor olmalı. Türkiye hapishaneleri tarihsiz mekanlar değil. O nedenle o tarihe bakmak lazım. Benzer durumda insanlar ne tepki vermişler?


Geçmişe baktığımızda, Türkiye hapishaneleri birçok direnişe tanıklık etti. 1982, 1996 ve 2000 seneleri hapishanelerde büyük direnişlerin yaşandığı tarihler... Böyle bir yasayı geçirmek, bu direnişleri göze almak değil midir? Halihazırda onlarca hak ihlalinin yaşandığı hapishaneleri bu denli zorlamanın amacı sizce nedir?

Siyasi iktidarın genel çizgisine, politikasına bakarak cevap verebiliriz. Siyasi iktidar, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorunlarını çözme perspektifine sahip mi? Böyle bir taahhüdü mü var? Hayır! Meseleyi “beka sorunu” olarak ortaya koymaktadır. Beka sorunu olarak ortaya konan şey güvenlikle ilgilidir. Yoksa ekonomik sorunlardan kaynaklı bir beka sorunundan söz etmiyorlar. Bu beka sorunu dedikleri şey, Kürt meselesidir. Hiç lafı dolandırmaya gerek yok. Hâlâ bölünme, parçalanma paranoyası yaşanıyor. Onların gözünde Kürt, hâlâ tehdit unsuru. O nedenle de barışla değil, savaşla bu beka sorununu çözme yoluna gidiliyor. Savaş söz konusu ise insan hakları ve demokrasi lükstür diye düşünüyorlar. Ben bu düşüncenin esas beka sorunu yarattığını düşünüyorum. Kürt meselesini insan hakları ve demokrasi meselesi olarak görmek ve buna uygun hak temelli önlemler almak lazım. Bu da savaşla değil barışla olur. İnsan hakları ve demokrasi standartlarını içselleştirmekle ve çözüm için içtenlikli çaba göstermekle olur. Ve elbette Kürde,Türke yani vatandaşa güvenmekle olur. Bu çerçeveye ve güvene, yanlış anlaşılmasın, Laz, Çerkez de dahil, Rum, Hıristiyan, Musevi, Süryani, Roman, Ermeni, Alevi yurttaşlarımız da dahildir. Herkes yani...


Son yayınlanan 696 sayılı KHK’yı yorumlamak gerekirse; tartışıldığı üzere, sadece darbe teşebbüsünde bulunanlara yönelik saldırıları mı cezasız bırakıyor yoksa sıradan eylemlere saldıran sivillerin cezasız bırakılmasının da önünü mü açıyor? 

696 sayılı KHK’nın 121.maddesinde yapılıyor bu düzenleme ve şöyle: 

MADDE 121- 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37’nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.”

Görüldüğü gibi, “… ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler” ifadesi muğlaklık taşımaktadır. Terör eylemleri nelerdir, hangileridir, hangi tarihlerdeki eylemlerdir; devamı nitelikteki eylem olduğuna kim, nasıl karar verecektir? Halbuki insan hakları hukuku açısından meseleye bakmakta fayda var. Söz gelimi Anayasa’nın 13. maddesi insan haklarının ancak yasayla sınırlanacağına amirdir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de pek çok içtihadında bunu vurgular. Öncelikle bu konular KHK’ler ile düzenlenemez.

İkinci olarak, insan haklarını sınırlandıran yasalar da açık, net, belirgin, öngörülebilir ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmalıdır. Söz konusu düzenleme, geçmişe yönelik bir genel af özelliği de taşıyor. Bu niteliği ile de KHK ile düzenlenemez. Genel Af için yasa gerekir. Kamuoyu, bu hükmün sadece 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sırasındaki eylemler için değil, bugünü ve yarını da içerecek şekilde düzenlendiği kanısındadır. Cezasızlık düzenlemesidir. Halen basına yansıyan silahlı çeşitli toplulukların işledikleri, işleyecekleri cinayetlerin, katliamların cezasız bırakılması sonucunu doğuracak bir düzenleme olduğu düşüncesindedir. Bu düzenleme konusunda kaygılarını açıklayan insanların kaygıları gerçekleşirse, daha bugünden hukuk devletinin sonuna geldiğimizin resmidir. 

47 yıl önce Ankara Hukuk Fakültesi 1. sınıfında okurken, Anayasa Hukuku Profesörü hocamız Bülent Nuri Esen, devleti anlatırken, o tarihlerde (12 Mart 1971 dönemi) silahlı eylemlerde bulunan gençleri kastederek, “Gençlere söyledim, silah bulundurma ve kullanma tekeli devlete aittir” demişti. Devlet de kamu görevlileri eliyle, yasayla ve yasaya uygun emirle bu işlevi yerine getirir. Söz konusu madde, açık, net, belirgin, öngörülebilir ve hukuk devleti olma özelliği ile bağdaşmayan bir düzenlemedir.


Bu dönemde nasıl bir mücadele yürütülebilir? 12 Eylül’de nasıl bir mücadele yürütülmüştü?

Önce standartları belirlemeliyiz. Barış, insan hakları ve demokrasi konusunda mutabık kalmalıyız. Bir program oluşturulmalı. Unutmayalım, bir realite olarak, hukuk devleti, Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi eliyle tasfiye sürecine sokulmuştur. Hükümet de bu süreci yönetiyor. Bu sürece demokratik tarzda dur demenin yolu, ulusal ve uluslararası kamuoyu olarak insan hak ve özgürlüklerini savunmaktan geçer.










443

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA