İran halkları özgürlüğünü arıyor

Kemal AMEDİ

09 Ocak 2018 Salı | Forum

İran 2018 yılını Horasan’dan Kirmanşan’a, Ahvaz’dan Tahran’a kadar yayılan geniş kitlelerin katıldığı bir halk ayaklanmasıyla karşıladı. Görünen o ki, mollaların yaklaşık 40 yıl önce şeyhin şahlık kurumundan devraldığı baskı ve zor rejimi gerçekten zor durumda. 2008 seçimlerinde Mir Hüseyin Musevi taraftarlarınca başlatılan “Yeşil” isyandan farklı olarak, bu kez her kesimden halk kitlelerinin katıldığı işsizlik, fakirlik ve baskının halkı isyan noktasına getirmesi sonucunda kendiliğinden gelişen bir hareket olarak ortaya çıkıp, şu an itibarıyla da devam etmekte. Örgütlülük açısından söylenebilecek tek şey ise üniversite öğrencilerinin sosyal medya üzerinden bir araya gelerek kurguladıkları bir isyan hareketi olarak değerlendirilebilir. Bunun bir örneğini 2011 yılında yaşamış biri olarak, daha şimdiden komplo teorisyenlerinin “Hadi canım olur mu öyle şey, kim bilir bu işin altında kimlerin parmağı vardır?” diyeceklerini duyar gibi oluyorum. Bu düşünce sahiplerini rahatlatmak için söyleyeyim, İstanbul’da “Gezi” olaylarının zeminini teşkil eden buna benzer bir kıvılcımın yine sosyal medya üzerinden atıldığını gördük. 2011 yılının sonlarına doğru Beyoğlu Belediyesi’nin esnafı “dindarlaştırmak” amacını güden uygulamalarından birini daha pratikleştirmesi sonucu sosyal medya üzerinden doğan “Beyoğlu’ma dokunma” inisiyatifi daha sonra “Gezi İnisiyatifine” dönüşerek, T.C. devletini sallayan bir güç haline gelmişti. Bu demektir ki, zulme karşı insanlarda gelişen ortak karşı çıkma ve bir şeyler yapma duygusu çağın en hızlı iletişim aracı olan sosyal medya üzerinden örgütlenip pratiğe konulabiliyor. Daha doğru bir deyimle toplumsal bir aracın doğru temelde kullanılması böylesine verimli sonuçlara sebep olabiliyor. 

İran gibi içe yönelik istihbarat gücüyle ayakta duran faşist yönetimlerin denetleme güçlerinin en zayıf olduğu alanın sosyal medya olduğu biliniyor. Faşist diktatörü Erdoğan’ın da benzeri durumlarda en önce yaptığı iş sosyal medyaya erişimi engellemek veya kısıtlamaktır. Hatta sosyal medyada yapılan paylaşımlara ceza vermek ve bu türden paylaşımları sözde bilişim suçları kapsamına sokmak aslında bu gibi durumlarda çaresizliğin bir başka görüntüsü olarak karşımıza çıkmakta. İran faşist rejiminin de benzer uygulamalara gitmesini öngörmek gerekmekte. İslam devriminin başında her mahallede örgütlenen halk güçlerini (Besic) daha sonra içinden dindar olanlar ve olmayanlar ayrımına tabi tutarak sağladığı bir takım sosyal haklarla (gıda, yiyecek, giyecek yardımları, faizsiz ev kredileri, karşılıksız evlilik yardımları ve devlet işinde istihdam vb.) Devrim Muhafızları’nın (Sipah-ı Pasdaran) ve İran Milli İstihbaratı’nın (İtlaat) içinde görevlendirmesi sonucu muhalif düşünenler için tam bir korku imparatorluğuna dönmüş olan İran rejiminde halk örgütlenmesi için kullanılacak en uygun yolun sosyal medya olduğunu tartışmak bile gereksiz. Her ne kadar bu alanın denetlenmesi için ileri teknoloji imkanlar sunuyor olsa da her denetim programının bir arka kapısını bulmak mümkündür. Bu gerçeklikten hareketle İran ‘da bugünlerde meydana gelen olayların sosyal medya üzerinden örgütleniyor olması bir şehir efsanesi değil, bastırılmış toplumun, özellikle gençlik ve kadınların sosyal medyayı bu baskıya karşı bir çıkış yolu olarak gördüğünün pratiğe yansıması olmaktadır. 

Elbette önemli olan insanların nasıl bir araya geldiğinden çok, bu hareketin devamlılığının nasıl sağlanacağı olacaktır. Daha şimdiden ABD Başkanı Trump Hollywood kovboylarını andıran bir edayla demeçler vermeye başlayarak adeta bu halk ayaklanmasının kendi politikalarının sonucu olduğunu ima edercesine bir görüntüyle İran halklarının haklı isyanından rol çalmak istemektedir. Ayaklanmaların 4’üncü gününde Beyaz Saray’dan sarf ettiği “İran’da değişimin vakti gelmiştir” mealindeki açıklama, kapitalist modernitenin kurnazlığı içinde kendi yararına değerlendirdiği bir çıkış olabilir. Ancak İran halkının ve gençlerinin hayatlarını ortaya koyarak başarılı kılmaya çalıştıkları bu başkaldırının daha başlarında faşist İran rejimi tarafından ezilebilmesi için İran yönetimine verilmiş açık çekten başka bir anlama gelmemektedir. İran’ın Rusya, Çin ve Kuzey Kore ile birlikte Batı sermayesinin küreselleşmesi çabaları önünde bir engel olduğunu düşünen ABD’nin multi milyarder başkanı eğer İran’ın mazlum ve yoksul halklarının ABD’yi bir kurtarıcı, bir süper kahraman olarak gördüğünü düşünüyorsa çok yanılıyor. Son günlerde İran ve ABD arasında yaşanan, ABD baskısıyla Suudi Arabistan Kuveyt gibi ülkelerinde taraf olduğu  Fars-Arap çekişmesinin aynı zamanda Sünni-Şii çelişkisi olarak ortaya konması, son tahlilde Ortadoğu halklarının kamplaştırılarak parçalanmasından başka bir hedef gözetmemektedir. Oysa yaşanan bir iktidar paylaşımı manevrasından başka bir şey değildir. Tam bir ABD kuklası olan Şah Rıza Pehlevi’nin hırsızlıkları ve cinayetleri henüz hafızalardan silinecek kadar geçmişe gömülmüş değil. Bu sebepten okyanus ötesindeki Beyaz Saray’ın oval salonlarından esip gürlemenin İran’ın devrimci demokrat güçleri arasında pek fazla bir karşılığı olmayacaktır. Hatta tam aksine faşist rejimin elini güçlendirecek, devrimci demokrat güçlerin üzerine daha acımasızca gidebilmesi için faşist İran rejimine gereken malzemeyi sağlamış olacaktır. Burada söz söylemesi gereken, örgütlenmeyi sağlamlaştırması gereken güçler, İran halklarının kendi bağrından çıkmış ve rejimin Faşist uygulamalarından yıllarca nasibini almış olan güçlerdir. İran’ın mazlum halkları başta Kürtler olmak üzere bu rejimin 40 yıllık uygulamalarının en ağır faturasını ödeyen çevreler olmuştur. Özellikle kadınlar İran rejiminde kölelik içinde kölelik yaşamaktadır. Şirin Elemhuli  ve Zeynep Celaliyan gibi İran cezaevlerinde faşizmin en acı yüzüyle karşı karşıya kalanlar bir yana, Ferzat Kemanger gibi ölüme giderken bile yüzünden gülümsemesini, umut ve yaşam sevgisini eksik etmeyen yiğit savaşçılar bu halkın içinden çıkmış hakikat arayıcıları ve devrimin öncü güçleri olmuşlardır. Trump gibi hariçten gazel okuyanlara en uygun cevabı asırlar öncesinden halk ozanı ve hakikat arayıcısı Nesimi’nin dilinden vermek gerekir: “Yağın gerekmez aşıma/ Yeter zehirin katmasın.” 

İran’ın son 40 yıllık geçmişinde söz sahibi olan molla rejimin yaşanan ekonomik, ahlaki ve politik çöküntünün tek müsebbibi olduğu tartışma götürmez bir gerçekliktir. Oysa birçok kişinin hatırlayacağı gibi bugünkü rejim o günlerde Şah Rıza eliyle “Ak Devrim” adıyla ortaya konan ve İran halklarının ahlaki ve kültürel değerlerini yok etmeye yönelik Batı yanlısı politikalara karşı, halkın kültürel, ahlaki ve ekonomik değerlerini korumak adı altında kendine meşru bir zemin yaratmış ve kitlelerin desteğini sağlayabilmişti. Bütün bu argümanların yanısıra elbette halklara daha fazla özgürlük ve eşitlik de vadetmekteydi. 40 yıl sonra bugün gelinen noktada Şii fanatizmiyle soslanmış gerici iktidar hastalığının bölgenin en kadim halklarından oluşmuş bir coğrafyayı ne hale getirdiği gözler önündedir. Şimdi İran halklarının önünde yaşananlardan kaynaklı böylesine büyük bir tecrübe durmaktadır. Sadece bu bile İran’ın bugün bir parça özgürlük ve adalet solumak için ayağa kalkmış devrimci demokrat güçlerinin yol haritalarını çizebilmeleri için en önemli veriyi ortaya koyması açısından önemlidir. Bundan 40 yıl önce devrimi yalnızca Şah’ın ülkeden çekip gitmesi olarak değerlendiren devrimci anlayışın sağlıklı olmadığı görüldü ve bunun vebalini başta Kürtler ve kadınlar olmak üzere İran’ın bütün mazlum ve yoksul halkları çekmek zorunda kaldı. 

Bugün gelinen noktada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın devrime yüklediği anlamın ne kadar doğru olduğu, devrimi bu şekilde pratiğe geçirmenin gerekliliği daha çok hissediliyor. Sayın Öcalan, devrimi bir şeyi yıkıp yerine başka bir şeyi inşa etmek olarak tanımlamadı. Bunun aksine ahlaki, kültürel, ekonomik tüm değerlerini kapsayarak inşa edilecek bir devrimin sürekli ve geliştirici bir hareket olacağını belirlemiştir. Hiç şüphesiz bu belirlemenin bir yönü de toplumun ahlaki yapısının temelini teşkil eden inanç alanının yeniden toplumsal olarak düzenlenmesi olduğunu ifade etmiştir. Bugün İran halklarının başına gelen en büyük talihsizlik, inancın devlet ve iktidar arasında bir köprü vazifesi görmesi ve egemenlerin elinde topluma yönelik korkunç bir silah haline gelmesidir.

Özgürlük ve demokrasi için İran’da ayağa kalkmış güçlerin elinde çok güçlü bir argümanın var. İran halkları inancın egemenler tarafından nasıl topluma karşı bir silaha dönüştüğüne tanıklık etti. Oysa İran halkları inanç konusunda İslam’dan Zerdüştlüğe uzanan çok zengin ve derinlikli bir mirasın sahibidir. Bu mirasın toplumsal inşa noktasında harç görevini yerine getirdiğini bölgede en çok da İran halkları bilmektedir. Özcesi, bugün İran’daki evrimci ve demokrat güçlerin 40 yıl önce düştükleri yanılgılı duruma düşmemeleri, inancın toplumsal inşadaki yerinin bilincine varılarak hareket etmeleri önemli. Ayrıca kendini gerçekten toplumsal inancın hizmetinde din insanı olarak nitelendirenlerin de inanç adına bütün bu olup bitenlere karşı seslerini yükseltmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde varılacak sonuç, 40 yıl önce varılan sonucun bir benzeri olacaktır. 



267

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA