Olağanlaştırılan OHAL’de hak ihlalleri

Carl Schmitt’in öğrettiği gibi OHAL, istisna hali olmaktan çıkarılıp, olağan hal olarak günlük yasaların içerisine yerleştirildi. Buna dayanılarak sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Yasaklar sırasında şehirlerde insanlar aylarca evlerine hapsedildi, sağlık, eğitim, seyahat ve yaşam haklarından mahrum edildiler.

06 Aralık 2017 Çarşamba | PolitikART

Nuşin UYSAL


OHAL (Olağanüstü hal), Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 15 ve 121’inci maddelerinde düzenlenen temel hak ve özgürlükleri geçici olarak kısıtlayan bir hukuksal rejimdir. Teknik ve modern devlet anlamında ilk teorisyenliğini yapan Alman hukukçu Carl Schmitt, Nazilerin akıl babasıdır. ”İstisna” halini ilk defa teoriye dökerek; ”İstisna hali hukuk düzeninin bir parçasıdır. Devletler kurdukları düzene bir saldırı hali gördüklerinde, kendilerini korumak için olağan hukuk dönemlerini, geri dönülmek kaydı ile bir süreliğine askıya alma kararı verir” biçiminde ifade eder. Schmitt, birçoklarının aksine ”mevzuat” veya ”kanun” dememekte, bunun yerine ”karar” kelimesini kullanmaktadır. Ona göre bu, egemenin iradesidir ve hukukta asıl olan karardır. Yani OHAL’i en temel hali ile egemenlik üzerinden tanımlar. Schmitt’e göre OHAL, mevcut tehlikeyi defetmek için temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının askıya alınma halidir. Ne yazık ki olağanüstü hal, bu teori ile artık hukuk düzenleri içerisine yerleştirilerek daimi olarak hukukileştirildi. Ayrıca Nazi Almanya’sında yaygın karşılık bulan ”düşman ceza hukuku” çerçevesinde, hukuk düzenine uyan veya hukuk düzenine düşman kimseler vardır. Buna göre, düşman olanlar hukuka saygı duymayıp onu ortadan kaldırmaya çalıştıkları için her biçimde cezalandırılabilirler. 

Türkiye’de de sözünü ettiğimiz düşman hukukunun örnekleriyle sık sık karşılaşıyoruz. 2005 yılında Mersin’deki bayrak olayının akabinde Genel Kurmay Başkanlığı bir bildiri yayınlayarak bunu yapanları ”sözde vatandaş” olarak tanımladı. Bu kişi veya kişiler vatandaşlık statüsünden yararlanamayacak, sınırdışı etmeye kadar gidebilecek uygulamalara maruz kalacaklardı. Bu anlamda Türkiye’de uygulama alanı bulan Terörle Mücadele Kanunu ve son zamanlarda olağanüstü uygulamalar için dayanak olan İl Özel İdaresi Kanunu hukuk sisteminin içerisine yerleştirilmiş olağanüstü hukuk sistemine en iyi örnektir. 


İstisna hali olarak OHAL 

Aslında iki temel olağanüstü halden söz ediyoruz; hukukun içerisine yerleştirilerek olağan ve sürekli hale getirilen olağanüstü hal ile egemenin bunun da yetmediğini düşünerek  istisna hali olarak uyguladığı OHAL. İstisna hali olarak, dünyada uygulama alanı bulan OHAL üç biçimde sınıflandırılabilir.  

1- Avrupa’da OHAL anayasal düzen içerisine yerleştirilir,  istisna hali anayasada yer alır ve gerekli zamanlarda buna dayanılarak, belirlenen çerçeveye sıkı sıkı bağlı kalınarak ilan edilir. 

2- Birleşik Krallık ve Amerika’nın kabul ettiği, istisna hali meydana geldiğinde meclisin çeşitli yasalar ile yürütmenin yetkisini geliştirerek yürütmeyi güçlendirdiği uygulama.  

3- Hukuk dışı önlemler modeli denen bu modelin dünyada pek taraftarı olmadığı söyleniyorsa da zaman zaman tanımlardan bağımsız olarak baktığımızda, bazı anayasal OHAL uygulamaları adı altında bunun izlerini gördüğümüzü söylemekte fayda var. 


Türkiye’de OHAL dönemi 

Türkiye’de OHAL, 1987 yılında ilan edildi. 15 yıllık zaman diliminde kapsamı genişletilerek sürdürülen OHAL gerekçesi,   ”bölgede artan terör olayları” olarak gösterildi. Bingöl, Amed, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt, Dersim ve Van kentlerini kapsayan OHAL bölgesi, 1990 yılında Şırnak ve Batman il yapıldıktan sonra onları da içine alınarak devam etmişti. 1994’ten itibaren OHAL bölgesinin kapsamı daraltılmaya başlandı.

Kasım 2002 yılında OHAL tamamen kaldırıldı. 15 yıllık OHAL‘i kaldırmak ile övünen AKP, bundan yıllar sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde tüm ülkeyi kapsayan ilk OHAL’i ilan eden hükümet olarak tarihteki yerini aldı. 

Peki Türkiye’de uygulanma biçimine göre OHAL nedir, nasıl yürürlüğe girer, hayatımızda neler değişir? 

OHAL, cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararı ile ilan edilir. Resmi Gazete’de yayınlandığı an geçerli hale gelir. TBMM sadece sonrasında değiştirebilir veya kaldırabilir. 


KHK’lar nasıl hazırlanır? 

KHK’lar (Kanun Hükmünde Kararname) OHAL‘de en dikkat çekici durumlardan biri olarak karşımıza çıkar. Her KHK ile birlikte baskı alanını genişletilir. Olağan dönem KHK’leri için (madde 91), olağanüstü hal ve sıkıyönetim KHK’leri için de (madde 121/3 ve madde 122/2-3) örnek verilebilir. 

Olağan dönem KHK’lar: Anayasanın 91’inci maddesi ile düzenlenmiştir. Olağan dönemlerde TBMM, yetki kanunu ile Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma yetkisi verir. Bakanlar Kurulu kendiliğinden KHK çıkaramaz. Yetki, amaç, kapsam, ilke ve süre belirtilerek verilir. 1990 yılında Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da sayılamayan üç şartı yani ivedilik, zorunluluk ve önemlilik şartını da yetki unsurlarına ekledi. Anayasada sayılan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler KHK ile düzenlenemez. Olağan KHK’lar Resmi Gazete’de yayınlandıkları gün meclise sunulup kabul edilmezlerse ortadan kalkarlar. KHK’lar, Anayasa Mahkemesi’nin yargısal deneyimine tabidirler.

Olağanüstü hal Kanun Hükmünde Kararnameleri: Yetki, “Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu”na aittir (madde 121/3). Anayasa’nın 91/5 maddesine göre, cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun, “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda KHK çıkarabileceği” hükmü ile direkt olarak Anayasa ile yetki verilmiştir. OHAL KHK’larında Anayasa’nın öngördüğü bir konu sınırlaması yoktur. Dolayısıyla temel haklar, kişi hakları, siyasi haklar ve ödevler de düzenlenebilir. Anayasanın 15’inci maddesinde de, olağanüstü hallerde “temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen durdurulabileceği” öngörülmektedir. 

Bunun için hiç sınır yok mu? OHAL‘in gerektirdiği çerçevede KHK çıkarılabilir (Madde 121/3). Uluslararası sözleşmelerden kaynaklı yükümlülükler saklı kalmak kaydı ile temel hak ve özgürlüklerin kullanımı kısmen sınırlandırılabilir ya da tamamen durdurulabilir. Bunlar öncelikle yaşam hakkı ile maddi-manevi varlığın bütünlüğüne dokunmamak, suç ve cezayı geçmişe yürütmemek, suçluluğu mahkemece kanıtlanmayana dek suçlu saymamak, etkin soruşturma biçiminde sıralanabilir. 

OHAL dönemi KHK‘ları Resmi Gazete’de yayınladığı gün meclise sunulur, TBMM otuz gün içinde görüşüp sonuçlandırır. KHK’yı reddedebilir, fakat Anayasa’nın 148’inci maddesine göre “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan KHK’ların Anayasaya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamaz.

Anayasa Mahkemesi, metnin bir “olağanüstü hal KHK’sı” olup olmadığını araştırabilir. Kararnamenin OHAL KHK’sı olmadığı kanısına varırsa, bu kararnameyi “dönüştürme kuramı” uyarınca, bir “olağan dönem KHK’sı” olarak kabul edip denetleyebilir. Anayasa Mahkemesi 425 ve 430 sayılı OHAL KHK’larını olağanüstü hal bölgesi ve süresi dışına taşan hükümlerini “Olağan Dönem Kanun Hükmünde Kararnamesi” olarak kabul edip denetlemiş ve bu hükümleri iptal etmişti.  Son OHAL durumunda Anayasa Mahkemesi içtihata dönüşen bu kararından döndü ve bu olağanüstü hal KHK’larının hiçbir şekilde denetlenemeyeceğine hükmetti. Tüm zamanların en katı KHK’ları 

12 Mart darbecilerinin 1961 Anayasası’nda yaptıkları değişiklik ile Anayasa’ya dahil edilen KHK‘lar, 82‘de daha da genişletildi. Darbe ile hayatımıza giren ve bir başka darbe ile daha geniş yetkilerle donatılan bu sorunlu hukuk rejimi, ne yazık ki bu sefer başarılı olamadığı söylenen bir darbe sonrasında tekrar ve çok daha ağır uygulamalar ile hukuk dünyamızda belirdi. Son dönemdeki KHK’lar, tüm zamanların en şiddetli rejim inşası olanağı yaratmanın en etkili aracı olarak kullanılıyor. Ne yazık ki KHK’lar sadece OHAL ile sınırlı olmadı. Süreli değişiklikler ihdas etmedi, dış dünyada, günlük hayatta, kurumsal yapıda, tüm kamusal alanlarda kalıcı ve köklü değişiklikler yapmanın aracı haline getirildi. 

Kısaca OHAL’ler karşılaştırması yapmak gerekirse; 1987-2002 arasında yayınlanan KHK’lar ile uygulama alanı bulan Bölge Valilikleri, kararnamelerle daha da güçlendirilerek toplumda onarılmayacak acılara sebep olan hukuk dışı rejime kapıları açtı. İnsanlığa karşı işlenmiş pek çok suçun ve trajedinin yaşandığı ve yargısal denetimden yoksun olan bu mekanizma sonrasında işlenen suçlar ve failler cezalandırılmadı. Durum böyle iken, ilan edilen yeni OHAL ve onun paralelinde son derece pervasızca kullanılan KHK ile yönetme hali sonucunda bu acılar ile yüzleşemeyen coğrafyamızın nelere gebe olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. OHAL ve KHK ile yönetme rejimi hukuk, demokrasi ve temel haklar açısından son derece ciddi ihlalleri içinde barındırır. Demokrasi, insan haklarına dayalı hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan uluslararası standartlara ulaşmak bir yana, yaklaşmaya dahi izin vermeyen bu rejim ile sorunların çözülebilmesi mümkün olamaz, nihayetinde olamamıştır da. Çözüm, Anayasa’da yapılacak köklü değişikliklerdir.


Yeni OHAL eskiyi arattı  

Yukarda sözü edilen 15 yıllık süre içerisinde resmi rakamlara göre 905 köy, 2523 mezra boşaltıldı. Sivil toplum örgütlerinin açıkladığı verilere göre boşaltılan köy sayısı 4 bin köyü aşıyor. Yine verilere göre, bu süre içerisinde 5 bin sivil öldürüldü. Resmi rakamlara göre 1 milyon, sivil toplum örgütlerinin verilerine göre 3 milyon insan zorunlu göç ettirildi. 

Bu süre zarfında yüzlerce faili meçhul cinayet de yaşandı. 1990 yılında 11, 1991 yılında 31, 1992 yılında 362, -1993 yılında 467, 94 yılında 423, 95 yılında 166, 96 yılında 113,  97’de 65, 98‘de 45 ve 99‘da 52 kişi olmak üzere toplam 1901 kişi faili meçhul cinayetler sonucunda yaşamını yitirdi. 

OHAL dönemindeki uygulamalara göre, gözaltı süreleri uzatıldı. 1980 Ocak ayında 15 gün olan gözaltı süresi, aynı yılın Eylül ayında 30 gün, Kasım ayında ise 90 güne çıkarıldı. 1981 yılının Eylül ayında 45 güne düşürüldü. 1985 yılının Mayıs ayında 30 güne, 1997 yılının Mart ayında 10 güne düşürüldü. 

Yeni ilan edilen OHAL‘de ise 23 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan 668 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 gün iken, 23 Ocak 2017’de süre 7+7 gün olarak değiştirildi. 

Uluslararası sözleşmelerin sadece fiili olarak işkence ve baskıyı değil, tek başına gözaltı sürelerinin uzunluğunu da işkence ve eziyet olarak tanımlayarak, 4 günden fazlasını ihlal saydığını gözetirsek, durumun vahameti daha açık anlaşılır. Süredeki standart uygulama olarak işkence ve eziyet izlerinin kaybolması 4 güne tekabül ettiğinden kabul edilen süredir.

Eski OHAL yasalarında, Süper Vali’nin yetkilendirdiklerinin, kişilerin üstünü, araçlarını, eşyalarını aramak ve bulunacak suç eşyaları ve delil niteliğinde olanlara el koyma yetkisi ile yargı makamları konunun tamamen dışındaydı. Yaşadığımız OHAL‘de ne yazık ki bu, hakim güvencesini ortadan kaldıran bir uygulamaya döndü. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle arama yapılabilir. Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yerdeki ihtiyar heyetinden veya komşulardan bir kişi bulundurulur.


Sivil darbe döneminde OHAL 

20 Temmuz 2016’de Türkiye tarihinde bir ilk yaşandı ve başarısız bir askeri darbe girişimi ardından ilk kez tüm ülkede OHAL ilan edildi. Türk devlet yetkilileri, takip eden zaman içerisinde AİHS’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) taraf olunan 2, 3, 9, 10, 12, 13, 14, 17, 19, 21, 22, 25, 26 ve 27’inci maddelerini askıya aldığını bildirdi. 108 bin 25 kişi işten atıldı,169 medya kuruluşu, 1425 dernek, 123 vakıf kapatıldı. 

 83 DBP‘li, 1 MHP’li belediyeye kayyum atandı. 15 yılda sadece 12 KHK çıkarılmış iken, günlük olarak peş peşe çıkarılan KHK’lar ile baskı alanı genişletildi. Bundan önceki OHAL döneminden çok farklı bir OHAL süreci yaşıyoruz. Daha önce çıkan tüm KHK’lar OHAL kanunu ile sınırlı ve geçici maddeler olmasına rağmen, şimdiki OHAL‘de, daha iki yıl dolmadan 27 adet KHK çıkarıldı. Yeni KHK’lar çerçevesinde nerdeyse yaşamdaki her alanda kalıcı değişiklikler yapan yasal düzenlemeler gerçekleştirildi. Yapılan düzenlemeler yapısal olarak incelendiğinde bu OHAL’in bir tehlikeyi bertaraf etmek amacı ile ilan edilmediği, birtakım düzenlemeleri daha rahat yapabilmek adına ilan edildiğini görebiliriz.


OHAL ihlallerinde sınır yok

OHAL uygulaması sırasında karşılaştığımız yaşam hakkı ihlalleri ve cezasızlık sorununu en iyi anlatan olaylardan biri de  Silopi’de evlerinde uyurken, gece yarısı panzerin evlerine girmesi sonucu yıkılan duvarın altında kalarak ölen iki küçük çocuk olan Furkan ve Muhammet kardeşlerin öldürülmesidir.  18 ton ağırlığındaki bir panzeri, gece yarısı o aracı kullanabilme sertifikası olmayan bir polis kullanıyordu. Bilirkişinin raporunda açıkça “eğer kullandığı aracın sevk ve idaresi konusunda gerekli bilgi ve tecrübeye sahip olsaydı kesinlikle bu kaza meydana gelmeyecekti“ şeklindeki net ifadeye rağmen, panzeri kullanan, Furkan ve Muhammed kardeşlerin ölümünden açık biçimde sorumlu olan polis, 4 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. 

Hak ihlallerinin alanı sadece yaşayanlarla sınırlı kalmayıp, ölülere, mezarlara kadar yayıldı. Son dönemde bir kez daha gerillalara ait mezarlar şehirlerin orta yerinde tahrip edildi. Hatta gerilla ailelerinin rızası olmadan mezar taşlarındaki isimleri değiştirildi, kimliklerinde yer alan kürtçe isimler yeni mezar taşlarına yazılmadı. 

Türkiye’deki OHAL uygulaması, Anayasal model olarak ifade ediliyor. Buna göre, OHAL ilan edilse de işkence ve gayr-i insani muamele yapılması hukuk dışı kabul edilir. Burada aslında istisna hali olarak uygulamaya konulan OHAL mi, hukuk sistemi içerisine Terörle Mücadele Kanunu olarak, İl Özel İdaresi Kanunu olarak yerleştirilmiş, olağanlaştırılmış OHAL mi sorusunu sormak durumundayız. 

Buna göre, son dönemde karşılaştığımız bazı olaylar da istisna hali olarak uygulanan OHAL öncesinde yaşanan pek çok olayın izahını nasıl yapmamız gerektiğini ortaya koyuyor. 1992 yılında İçişleri Bakanlığı uzmanlarınca yayınlanan bir raporda OHAL düzenlemeleri ile ilgili çarpıcı tespitler yapılmıştı. Raporda bölge valiliklerinden beklenen yararın elde edilemediği, hatta tam tersi bir etki yaratarak, kaldırılmaları gerektiği belirtildikten sonra; “Mücadele sadece güvenlik hizmetleri ile değil, tüm kamu hizmetlerini kapsayan ilke ve stratejiler kalıcı  bir milli politika ile beraber saptanmalıdır. Terör olgusu dikkate alınarak İl İdaresi Kanunu gözden geçirilmeli, güvenlik ve ekonomik önlemler eksenli ikili yetki genişliği uygulanarak güçlendirilmiş il valiliğine geçilmelidir“ denilmiştir. 

1995 yılında “Olağanüstü Hal Rejimine Dair İlkeler“ İl İdaresi Kanunu’na aktarılarak, olağanüstü hal rejiminin olağan hale dönüşmesi sağlandı. 5442 sayılı kanunun 11 ve 66’inci maddeleri değiştirildikten sonra tüm vali ve kaymakamlar tıpkı OHAL Bölge Valileri gibi ama OHAL ilan edilmeden olağanüstü geniş adli yetkiler ile donatıldı. Yani yukarda Carl Schimitt’in öğrettiği gibi OHAL istisna hali olmaktan çıkarılıp, olağan hal olarak günlük yasaların içerisine yerleştirildi. Sokağa çıkma yasakları buna dayanılarak ilan edildi. Yasaklar sırasında şehirlerde insanlar aylarca evlerine hapsedildi; sağlık, eğitim, seyahat ve çoğu zaman yaşam haklarından mahrum bırakıldılar. Bodrumlarda ambulans beklerken canlı yayınlarda yakıldılar. 


Devlet suçları cezasız kalıyor

16 Ağustos 2015 tarihinde Kevser Eltürk, 10 Şubat 2016’da Cizre’de sokağa çıkma yasakları sırasında yaşamını kaybeden iki kadın, 21 Şubat 2016’da Sur‘da sokağa çıkma yasakları sırasında hayatını kaybetmiş olan Asya Taşçı çıplak olarak teşhir edildi. Bu çıplak beden teşhirlerine karşı ne yazık ki hiçbir soruşturma başlatmayan yetkililer, bu ihlalleri çeken ve yayınlayan basın kurumları ve gazetecilere karşı soruşturma başlattı. Devlet çıplak teşhiri, cesede işkenceyi, cenazenin ve toplumun manevi değerlerine saldırmayı görmedi, bunları yapanlardan hesap sormayı, soruşturmayı gereksiz gördü.    

Ayrıca Şırnak’ta 3 Ekim 2015 tarihinde yaşamını yitiren Hacı Lokman Birlik‘in cenazesi bir panzerin arkasına bağlanarak sürüklendi ve bu görüntüler sosyal medya hesaplarından yayınlandı. İlk etapta inkar edilen görüntüler videonun yayınlanması ile kabul edildi. Devlet yetkilileri yine şaşırtmadı ve bu vahşeti gerçekleştirenler yerine, görüntüyü sosyal medya hesaplarında yayanlar hakkında soruşturma başlatılacağını belirttiler. 

Muğla’da gözaltına alınan ve işkence görenlerin çıplak ve elleri ters kelepçeli haldeki görüntüleri yayınlandı. Valilik, görüntüleri yayanlar hakkında gerekli hukuki işlemlerin yapılacağını belirtti. İşkence edenler, insanlığa karşı suç işleyenler yine es geçildi. 

90 yıllarda OHAL dönemlerinde sıkça kullanılan bu şiddet yöntemleri, son yıllarda OHAL’in artık yasalarda olağan hale getirilmesiyle yaşamımızda yer alıyor. OHAL öncesi Silopi’de 7 gün boyunca cenazesi sokakta bekletilen Taybet Ana hakkında yetkililer iki yıl ardından açıklama yaparak, olaydan 6 gün sonra haberleri olduğunu iddia etti, her zamanki gibi yine soruşturma açılmadı. 

Cizre’de çıplak olarak teşhir edilen cenazeler için Diyarbakır Barosu’nun ”Türk Ceza Kanunu’nun bir ölünün ceset veya kemiklerine tahkir edici fiillerde bulunan kişinin cezalandırılacağı (130/2 maddesi), yine Türk Ceza Kanunu’nun halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama fiilinin hapis cezasıyla cezalandırılması (216 maddesi)“ hükümlerine dayanarak yaptığı suç duyurularından bir sonuç alınmadı.  

Özellikle Bosna ve Ruanda savaşlarından sonra, uluslararası hukukta kadına yönelik şiddetin hem savaş suçu hem de insanlık suçu olarak değerlendirilmesi gerektiği yaygın bir kanı olarak insan hakları hukukuna yerleşti. Av. Eren Keskin’in Birleşmiş Milletler nezdinde yaptığı başvuruda dikkati çektiği, Türk devletinin Kürdistan’da 1990’dan bu yana kadına yönelik şiddeti bir savaş yöntemi olarak kullanmasıdır. 1990’lı yıllarda kadın gerillaların cenazelerine yapılan işkenceleri, insan hakları savunucuları olarak bizzat otopsilere katılarak tespit ettiklerini belirten Keskin, “Bu kadın gerillalar arasında bedenleri çıplak teşhir edilen, yine çıplak bir şekilde cenazeleri zırhlı araç arkasına bağlanarak sokaklarda dolaştırılanlar da vardı” dedi.  Cenazelerin tahrip edilmesi ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, 2010 yılında PKK’lı Özgür Dağhan’ın cenazesine yapılan işkenceyi ”İnsan hassasiyetiyle bağdaşmayan muamele” olarak kabul etti. 2016 yılında güvenlik güçlerince hedef alınarak gaz fişeği ile öldürülen 12 yaşındaki Nihat Kazanhan olayında da suç ve kastın ağırlığı gözetilmeden, etkin soruşturma ile diğer görevliler olaya dahil edilmeden verilen bir karar ile ”bölgede yaşanan durum” adı altında tek bir faile ödül gibi ceza verildi.

Hukuk devletinin tanımı, bir devletin sadece yasalara uyması değil, insan haklarını korumasıdır. Nazi Almanya’sında yapılanlar da son derece yasal işlemlerdi ama bu yasaların amacı insan haklarına aykırıydı. Bundan hareketle, ”Nazi Almanya’sı yasaları doğru uyguladı diye hukuk devletidir” diyemeyiz. Hukuk devletinde hukukun amacı bireyi korumak, insan haklarını sağlamak olmalıdır. Günümüzde devletler meşruiyetlerini insan haklarından almaya başladılar.


140

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA