REFERANDUM ve ÖCALAN’ı yeniden okumak

Kaderini tayin hakkı ile tanınma arasında kurulabilecek bağı akılda tutarak, 2013 yılına gidelim. Öcalan, söz konusu süreçte, Ortadoğu ve küresel dünyanın etno-dinsel sorunlarına stratejik yaklaştığını ve Habermasçı bir yaklaşım çizgisine sahip olduğunu ifade etmiştir.

07 Kasım 2017 Salı | Dizi

HASAN KILIÇ


“Birçok insan ışığa koşar 

ama 

aydınlanmak için değil; 

daha çok parıldamak için…“

Nietzsche


Kürdistan Bölgesel Yönetimi, iki yıla yakın süredir cebir vasıtalarıyla kapalı tuttuğu Parlamento’yu açıp tek taraflı “Bağımsızlık” referandumu yapma kararı çıkardı. Meclis Başkanı’nın dahi giremediği Başkent Hewler’deki Parlamento’dan çıkan bu karar, öncesi-sonrası/sağı-solu ile ciddi iç ve dış tartışmalara sebep oldu.

Karar içeride olduğu kadar Türkiye’den İran’a, Avrupa Birliği’nden ABD’ye kadar geniş tartışmaları beraberinde getirdi. Bu geniş tartışma havzasının her bir bölgesi kendi içerisinde ideolojik farklılaşmayla birlikte muazzam bir tartışma matrisi oluşturdu, haliyle. Mesud Barzani’nin kendi tartışmalı konumunu kurtarma çabasından tutalım da Kürt halkının “bağımsızlık” hakkının geç kalınmış hasretinin gerçekleşmesine kadar geniş bir skalada tematik tartışmalar yürütüldü, yürütülmeye de devam etmektedir.

Solcular sağcılaştı

Bu matrisler ve skalaların veciz bir minyatürü Türkiye’de gerçekleşti. Solun bir kısmı söz konusu Kürtler olunca sağcılaştı, ulusalcılaştı. “Kürtler bağımsız olmasın” noktası ile 29 Ekim Cumhuriyet bayramı kutlamasının aynı ‘solcu’ özneden çıkması kuşkusuz ideolojik omurgada ciddi çöküntülerin bir tomografisi niteliğindeydi.

Benzer şekilde, Kürdistan bölgesinden olağanüstü karlar elde eden sermayenin önce cılız, sonra sessiz ve kaygılı Türk-İran-Arap müdahalesini izlemesi de burjuvazinin ne kadar devlete bağımlı olduğu, totaliter sistem çözümlemeleri üzerinden devlet-iktisat/alt yapı-üst yapı tartışmalarına katkı sunar nitelikteydi. Bağımsızlık talebinin kendi içsel tartışmalarından ayrı olarak Türk, İran, Irak arasında gerçekleşen ve Sykes Picot’u güncellemeyi hedefleyen ittifak ise açık sömürgeci kibir üzerine sayfalarca tartışmayı beraberinde getirdi. Bir yandan da siyasal psikoloji üzerine çalışanlara “Sıra Türkiye’ye geliyor” hezeyanının patolojik sunumlarını içeren görüntüler üzerine çalışma imkânı bolca sağlandı. Velhasıl referandum kararına, referandum sürecine ve sonrasına dair tüm bu manzara siyasal çıkarsamalar açısından oldukça verimli argümanlar, manzaralar yarattı. Solun ulusalcılaştığına, burjuva kültürünün ne denli devlete bağ(ım)lı olduğuna, Kürtlerin kendi arasında ortak yörünge belirlemesinin karşı karşıya olduğu somut sorunlara kadar çeşitli çıkarsamalar önümüzde durmaktadır.

Somutta ise, Kürtlerin dört parçaya bölündüğü devletler arasındaki ittifak, şiddet tekellerini devreye soktu. Bu şiddet tekelleri Güney’deki Kürtlerin kendi iç çelişkilerinden faydalanmak suretiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin egemen olduğu sınırları 2014 öncesine geri çekti. Geriye iç çatışmalara zemin sunan suçlamalar, yenilgi hissinin yarattığı patolojik hal, geleceğe dönük esaslı bir belirsizlik ve “ABD bizi sattı” tarihsel dejavusundan müteşekkil koskoca bir kum fırtınası ve kulakları sağır eden gürültü kaldı. 

Toplumsal barış inşası perspektifi

Bizim derdimiz, ne tarihsel dejavu halini apolitik bir okumaya tabi tutma durumunu tartışmak ne de bu gürültüden çıkan anlamlı sesleri ayıklamaktır. Bunların yerine durumun olgusal boyutuna inmek ve 2013 yılına geri dönüp Sayın Öcalan’ın çözümlemeleri kapsamında bugünü anlamaya, geleceğe ilişkin projeksiyon üretimiyle ilgili zemin oluşturmaya çalışmaktır.

Öncelikle modern “bağımsız” devlet ulusunu inşa eden, kurumlarını oluşturan, sınırlarını belirleyip egemenliğini hâkim kılan, ideolojik aygıtlarını zor-meşru ikiliği ile kuran, şiddet tekeline meşruiyet biçen merkezi örgütlü yapılardır. Ve fakat bunları gerçekleştirse de, modern devlet, kendisini gerçekleştirmek için bir şeye daha ihtiyaç duyar. Bu da “dış” dünya tarafından tanınmaktır. Tanınma hem diğer ulus devletler tarafından tanınıp kendini gerçekleştirmenin zorunlu şartıdır hem de ulusalcıların “tam bağımsızlık” mottosuna halel getirmeye müsait ilk noktadır. Dolayısıyla bu çizgide hem Amerikan Başkanı Wilson tarafından hem de Sovyet Lider Lenin tarafından ortaya konan “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” dönemin küresel siyaset konjonktüründe bir tür siyasal çağrıya tekabül etmektedir. “Kendi mücadeleni başlat, diren, kazan. Bu kazanıma destek vereceğim. Zaferi ilan edeceksin. Böylece benim bloğumda yer al. Benim bloğumda yer almak sana tanınma şansı verecektir” çağrısıdır. 

Kaderini tayin hakkı ile tanınma arasında kurulabilecek böylesi bir bağı akılda tutarak, 2013 yılına gidelim. Karşımıza Abdullah Öcalan’ı yeniden hatırlama ve güncel ışığında yeniden yorumlama şansı çıkacaktır. Öcalan, söz konusu süreçte, Ortadoğu ve küresel dünyanın etno-dinsel sorunlarına stratejik yaklaştığını ve Habermasçı bir yaklaşım çizgisine sahip olduğunu ifade etmiştir. O dönem önerdiği dört demokrasi konferansı için altını çizdiği bu yaklaşım, esas itibariyle o dönemde hızlı bir şekilde arayışı süren barışı, toplumsallaştırmak ve devletin olası bir vazgeçişine karşı toplumsalı güçlendirerek barışı gerçekleştirmek üzerineydi. Dolayısıyla siyasal erke dayanmaktan çok, toplumsal güce dayalı barış inşası perspektifi esastı. Fakat bu yaklaşım stratejik olması itibariyle sadece o sürece özgü değil, daha uzun erimli bir zaman yaklaşımına sahipti(r). 

Eşit hak talebinde bulunmak 

Peki nedir bu stratejik ve Habermasçı yaklaşım?

Bir coğrafi-tarihsel-sosyolojik sorunu taktiksel değil, stratejik ele almak teorik okumaya sahip olma kaydıyla bir yol haritası belirlemek ve bu yolda taktik manevra alanını tespit ederek, yola devam etmek şeklinde ifade edilebilir. Sarih şekilde bir örnekle ifade edersek, bir taktik olarak referanduma gitmenin kendisi değil, referandumda elde edilmek istenen sonucu çağın ruhuna uygun teorik çözümleme üzerinden bir stratejiye dönüştürüp atılacak adımları uygulamak hasebiyle elde etmektir. Bir örnek daha vermek gerekirse, tarihi sayılabilecek siyasal adımları atmadan, onun toplumsal zeminini yaratmak, alttan örgütlemek ve böylece toplumsal güce dayanmak stratejik yaklaşmak demektir. Dünyayı mikro iktidarının gözünden görüp yine aynı iktidarı tahkim etmek ya da dünyanın hangi noktada olduğunu görmeden aşırı merkeze alınmış bir ben öznesinin arzuları ile hareket etmek değildir, stratejik yaklaşmak.

Habermasçı yaklaşımı anlamak için ise doğrudan metne dönmek faydalı olabilir. Habermas’ın “Ulus, Hukuk Demokrasi” adlı makalesine bakmak aydınlatıcı olabilir. Habermas bu makalesinde “Self Determinasyon, yalnızca eşit vatandaşlık haklarının kabul ettirilmesi demektir. Azınlıklara karşı gözetilen ayrımcılığı ortadan kaldırmak, var olan haksız bir rejimin sınırlarını sürekli sorgulamak değildir. Ancak merkezi devlet gücü, bir bölgede yoğunlaşmış nüfusun eline haklarını vermediği takdirde, ayrılma talebinin haklılığından söz edilebilir. Bu durumda dâhil etme talebi, ulusal bağımsızlık hareketleriyle gerçekleştirilebilir… anavatandan ayrılma talebinin uluslararası düzeyde, egemen devletin onayı dışında olsa da tanınacağı yaklaşımı artık kendini kabul ettirmiştir” yaklaşımını geliştirmiştir. Yani eşit yurttaşlık talebi meşruluğunun görünür olmasından sonra esas yapılması gereken bu hakların kabul ettirileceği siyasal alan mücadelesidir. Bu mücadele olabildiğince uluslararasılaşma eğilimi taşımalıdır. Dolayısıyla önce -kurucu ya da azınlık olmaya bakmaksızın- eşit hak talebinde bulunmak, bu hak talebini görünür kılmak, görünür olan hak talebine merkezi devletten olumsuz bir yaklaşım cevap olursa da haklılığı uluslararası platformlara taşımak suretiyle mücadeleyi yükseltmek Habermas’ın yaklaşımının özüdür.


Öcalan’ın yaklaşımı

Bugün, Güney Kürdistan’daki askeri ve siyasi karışıklılık derinleşmiş, 2014 IŞİD öncesi sınırların da gerisine düşme ihtimali belirmiştir. Dönüp yakın geçmişe bakarak, enseyi karartmadan, doğru teorik ve stratejik zemini belirleyip çözümleme yapmak, geleceğe yönelik yeni projeksiyonlar eşliğinde yürümek zorunlu hale gelmiştir. Bu kapsamda, Sayın Öcalan’ın dünyanın gidişatını ve bölgesel dengeleri okuyarak geliştirdiği yaklaşımın özgünlüğü aradan geçen dört yılda capcanlı durmaktadır. Bu yaklaşım esas alınarak referandum sürecinde yapılan hataların, dünyanın artık “hangi noktada olmadığının”, kurucu fikirlere ve kurucu siyasete adım atmanın ne kadar ciddi bir iş olduğunun görüşmesi gerekir.

Söz konusu yaklaşımın kılcal damarlarında devlet mefhumunu anlayabilmenin büyük önemi ve politika yapmanın ciddiyeti yatmaktadır. Sadece Güney referandumunu anlamanın kılavuzu olarak değil, bugün nerede etno-dinsel sorunlar yaşanıyorsa, totaliter rejimlere yönelik mücadelede zorluklar beliriyorsa ve/veya kurumsal potansiyelin açığa çıkarılması ve politika üretememe ile ilgili sorunlar baş gösteriyorsa, Sayın Öcalan’ın yaklaşımının kılcal damarlarında bulunan iki ana unsur ve stratejik yaklaşımının derinliği ile bu yolda taktik belirleme süreci tartışılmaya ciddi anlamda değerdir. 

Bu açıdan Türkiye’de de kendisini sistem dışı muhalif olarak kodlayan siyasal öznelerin, devlet aygıtının siyasal alandaki önemini ve politika yapmaya ciddiyetle yaklaşılması gerekliliği esas alınmalıdır. Hakların askıya alındığı mevcut rejimde, hak savunusu yapmak ve bu savunuyu ulus aşırı perspektiflerle tahkim etmek önemli bir momenttir. Bu momente ise mücadeleleri depolitizasyona uğratan liberalizasyon tuzağına düşmemekle ulaşılır. Teori ve strateji dışarıdan devlet aygıtının her türlü müdahalelerini, içeriden aşırı liberalleşme tuzağını öngören politik kapsama sahip olmak zorundadır. Yazı Kürdistan Referandumuna odaklandığı için ayrıntısına girmenin uygun olmadığı bu yaklaşım, Türkiye için de geçerli bir perspektif sunmaktadır.

Velhasıl, Kürdistan Bölgesel yönetimi referandumu ve sonrasında patlayan gürültüye bir an için kulakları tıkayıp Öcalan’ın çözümlemesi üzerinden değerlendirdiğimizde, yakın geçmişi, bugünü ve yarını daha sarih, hakikate daha yakın analiz etmiş oluruz. Bu analiz şematiği sadece Güneyli güçlerin referandumu için değil, yukarıda da belirtildiği üzere totaliter rejime karşı mücadele ederken kendi potansiyelini açığa çıkarma hususunda içsel-dışsal zorluklar yaşayan siyasi aktörler için de geçerlidir.




Öcalan’ın paradigması çözüm getirir



Ulus-devlet anlayışının toplumun sorunlarına çözüm bulmadığını, aksine daha da derinleştirdiğinin altını çizen yazar Ömer Ağın, demokratik konfederalizm paradigmasının Ortadoğu’ya çözüm olabileceğini kaydetti. 

Yazar Ömer Ağın, ulus-devlet sisteminin sakıncalarını ve nelere yol açtığını değerlendirdi. Ulus-devlet anlayışının demokratik bir toplumunun yaratılması için gerekli olan koşulların oluşumuna engel olduğunun altını çizen Ağın, “Sosyalizm deneyimlerini bir kenara koyarsak, bugüne kadar var olmuş tüm devlet biçimleri ve dayandıkları temel toplumsal kesitler farklı da olsa ‘içerikleri’ hep benzer olmuştur. İçeriğinin benzerliği, hepsinin köleci, feodal, ulus ve sosyalist-ulusal gibi devlet kavramını kullanmalarına neden oluşturmuştur. Bu devletlerin ortak özellikleri, toplumsal ahlak ve politikanın etki alanını azaltmaya çalışmış olmalarıdır. Bireycilik, tekçilik, ulusal marş, bayrak ve devleti ‘tanrılaştırma’ temel uğraşları olmuştur” diye konuştu. 

 Ulus devletlerin hiçbir zaman toplumun sorunlarını çözmek için yola çıkmadığını söyleyen Ağın, bütün dünyada ciddi sorunlara neden olduğunu söyledi. Başta İngilizler olmak üzere emperyalist güçlerin Türkiye’ye de ulus-devlet anlayışını yerleştirerek kendine bağladığını ifade eden Ağın, “Osmanlı döneminde bu topraklarda en çok ezilen kesim Türkmenlerdi. Dilleri bile yasaktı. İşte emperyalist güçler, Osmanlıyı kendisine bağlamak için kapitalizmi bu topraklara yerleştirip, ulus-devlet ile kendisine bağladı. Bir de bu topraklarda yaşayan medeniyetleri ve bu medeniyet sonucu çıkmış direnç noktalarını dağıtmak istiyorlardı. Osmanlı, ulus-devlet anlayışına değil, ümmet anlayışına dayandığı için bu şekilde dağıtıldı. Türkiye ise ulus-devletin mantığı olarak tekçilik anlayışı ile ortaya çıktı. Tekçilik anlayışı bu toprakların sorunlarını çözmeyi bir yana bırakalım daha da derinleştirdi” dedi. 

 

Alternatif paradigmalar

Toplumların başına bela olmuş ulus-devlet anlayışına ise en iyi çözümü PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın getirdiğini aktaran Ağın, “Öcalan, sadece ulus devletlerin hegemonik yapılarını incelemekle kalmadı. Aynı zamanda bugüne kadar ulus devletlerin toplumsal sorunları niye çözmediği konusu üzerine de düşünce belirtmiş ve buna alternatif önerilerde paradigmalar sundu” dedi. 

Bu paradigmalardan biri olan Demokratik Konfederalizm paradigmasının sömürüyü reddeden ve her türlü demokratik yapılanmayı da kendi içerisine alan ve işleten bir yapı olduğunu belirten Ağın, “Bu paradigmada demokratik meclisler yer alır. Bunlar köy meclisi, kent meclisi tarzında yerelden örgütlenir. Halk burada bir araya gelir ve bütün sorunlarını burada konuşur çözüme kavuşturur” ifadelerini kullandı.

Öcalan’ın sunmuş olduğu demokratik ulus ve demokratik konfederalizm anlayışında, “Toplum sorunları çözmek de devrim değildir” dediğini belirten Ağın, “Çünkü Öcalan’ın sunmuş olduğu paradigmada devrim, toplumun sorunları çözmenin ötesindedir. Toplum öyle bir noktaya getirilir ki, toplumun bünyesinde sorun yaratan yapılar olmaz. İşte Öcalan ‘Bu olduğu zaman devrimdir’ diyor. Devrime getirdiği büyük anlayışlardan bir tanesi budur” dedi. 



671

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA