SÜRGÜN

Bir yıl oldu Paris’e gelmem. Sonrasında Fransa’nın bir ucundan bir ucuna uzun otobüs yolculukları yaptım, ancak hiçbir yolculuğum bana İstanbul’dan Amed’e otobüs yolculuklarımın heyecanını vermedi.

25 Ekim 2017 Çarşamba | PolitikART

Ercan Jan AKTAŞ


“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır”.          

Mehmed Uzun


Adressiz yaşadığım bir ülkeden geldim buraya. Uzun yıllar adresimi açık etmedim, tıpkı benim gibi yaşayan binler, onbinler gibi. Korunmak, devlete bir adresten görünmemekti. Biz muhalifler, “asker kaçakları”, vicdani retçiler yaşadığımız ülkede devletten uzak olmamız gereken zamanlarda sırtımızda çantamız hep yollarda olduk. Bir süre sonra bu yollarda olma halleri de tehlikeli olmaya başladı. Kimilerimiz adressizliğine zorunlu adresler yüklerken, kimilerimiz de sırt çantalarımızla sınırlar aştık. Ben “gitme” hallerine hep güzellemeler yapan biriydim. Zira “gitmek” çoğalmak; yeni sokaklar, yeni kentler ve yeni insan hikâyeleriydi. Ancak tam da bugün bir yıl oldu bu “gitme”ler; yürekte acı ve hasret, teninde bir hüzün ve ceza olduğunu iliklerime kadar yaşıyorum.

Ben bu duygumu hiç bilememişim, dilinde “özlemek güzeldir”, çantasında “devrimcinin ülkesi dünyadır” kitapları ile dolaşmıştım hep. Ancak şimdi öğrendim bu gitmeler hiç de öteki gitmeler gibi değil. Bu çok başka bir şey… Her günün sabahına içinde tarif edemediğin bir boşluk ve gözlerinde uzakları arayan bir bakış, teninde bir sızı ile girmenin nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyorum. Oysa evet; işte yeni sokaklar, yeni kentler, yeni insan hikâyeleri… Eksik olan şey nedir? 

Bir yıl oldu Paris’e gelmem. Sonrasında Fransa’nın bir ucundan bir ucuna uzun otobüs yolculukları yaptım, ancak hiçbir yolculuğum bana İstanbul’dan Amed’e otobüs yolculuklarımın heyecanını vermedi. Öyle bir saat içinde Esenler Otogarı’nda otobüsle yola çıkardım ki; güne ilk merhabam, yüzüm güneşe tebessümde Riha’dan Amed’e geçiş yolunda olmalıydı. Yok şimdi bu heyecanım. Hamburg, Berlin, Frankfurt, Amsterdam, Köln devam ediyor bu yolculuklarım; hiçbirinde o heyecanı yaşamıyorum. Kavgada yitirdiklerimizle hep bir yanımız eksikti, ben o eksikliklerimle her şeye inat İstanbul ve Amed’de güne çocuk heyecanı ve tebessümüyle girebiliyordum. Şimdi yok benim bu tebessümüm. 

İşte şimdi gene Paris’te yağmurlu bir güne uyandım. Tarih; 10 Ekim 2017. Yakındaki okuldan çocukların sesleri ama kulağımda bir 10 Ekim’de Ankara meydanında yitirdiğimiz canların haykırışları. Kaç zamandır aklımda tartıştığım kelimeleri cümlelere döküp biraz rahatlayamıyorum. Ben gene “gitmek” istiyorum. Bu defa yeni bir adres, yeni sokaklar, yeni insan hikâyelerine değil; geldiğim yere, içinde geldiğim insan hikâyelerine… 

Ben bu yeni hayatımda, sürgünde en çok da daha önce bu zorunlu gitmeler üzerine yazılan cümleleri, dizeleri anlamaya başladım. İçinde zorunluluk taşıyan ‘gitme’lerin adı sürgündür. Kendisi de uzun yıllar sürgün yaşayan Mehmed Uzun’un; “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır” cümlesi, bu durumu en iyi ifade eden iki cümledir. Tabii bu benimle birlikte bu durumu yaşayanların gerçeği… Bir de öte yakada kalanların başka bir gerçeği var. Hemen hemen her hafta Türkiye’den bir şekilde ulaşan arkadaşlarımın/insanların “biz de gelmek istiyoruz” cümlelerini okuyorum. Gelmek ama nereye? Bu gelmenin karşılığı bende sürgünken, o yakaya bunu anlatamama güçlüğü çekiyorum. 

Nazım Hikmet’in karşı yaka memlekette oğlu Memed için haykırdığı bu dizeleri çok okumuştum ama şimdi anlıyorum:


Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varna’dan, 

İşitiyor musun, Memed! Memed! 

Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret,

deli hasret oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun?

Memed! Memed!

Doğduğun, yaşadığın, içinde kavganı yürüttüğün sokaklar sana bazen sen farkında olmasan da çok şey yükler. Düşündüklerin, duyguların, içinde akıp giden nehirler, fırtınalar hep o zamanlarda şekillenir. Ve benim kendimde anladığım; biz sert bir gerçekle buluşmadan, bu durumları pek de görmek, anlamak istemiyoruz. Biz gidince her şey geride kalacak ve bütün o sıkıntılardan, dertlerden kurtulmuş olacağız deriz. Öğrenmek böyle bir şey midir?

Büyük usta Konstantinos Kafavis;


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.

Bu şehir arkandan gelecektir.

Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,

aynı mahallede kocayacaksın;

aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.

Başka bir şey umma-

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,

Öyle, tükettin demektir bütün yeryüzünü de.


Derken elbette bir bildiği vardı. 

Evet, Türkiye’nin ne b.k’tan bir yer olduğunu elbette biliyorum, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğunu da. İstanbul için benim cümlem; “güne 0’ın altında başlıyoruz, gün bitiyor ve biz hala 1 bile olamamışız” derdim. Ancak her şekilde biraz daha düşünmeli, içimizdeki nehirlere, dip akıntılara biraz kulak vermeli, anlık kararlara, öfke ve tepki ile kararlara varmamalıyız derim ben gene de. Gideceğimiz hiçbir yere içimizdekileri geride bırakarak gidemeyeceğiz. Tercihli gidişler, zorunlu/mecburi gidişler üzerine bir kez, bir kez daha düşünelim. Gittiğiniz yerde içinizde kocaman derin uçurumlarla  yaşamak zorunda kalabilirsiniz sonra. 


“gitme

bütün ormanlar ateşe verilir

kuşlar da gider bu kent de, ölürüm” 

diyenlere de biraz kulak verelim.




226

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA