Ayvalık özerklikle merkez olmuştu, efeler halkın öz savunma gücüydü

Bugün yalnızca “tatil beldesi” olarak anılan Ayvalık, üç yüz yıl önce bir Rum kentiydi ve kısa bir dönem de olsa Osmanlı’dan özerklik elde etmişti. Bugün çoğunluğu özerklikten ‘korkan’ Ayvalık, o dönemde özerklikle en gelişkin ve müreffeh günlerini yaşamıştı.

20 Haziran 2017 Salı | Dizi

Berxwedan YARUK


“Efe” ya da “zeybek” kavramı ilk defa 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Celâli Ayaklanmaları sırasında görüldü. Âyanların haksızlıkları, devlet zulmü ve vergi memurlarının baskılarına karşı ayaklanarak dağa çıkan kimselere “efe” veya “zeybek” dendiği biliniyor. Osmanlı, bu kimselere “haydut” yahut “eşkıya” derken halk “kahraman” olarak kabul etti.

Eric Hobsbawm’ın ifadesiyle “sosyal isyancılar”, toprak sahipleri ve devlet tarafından illegal olarak damgalanır fakat halk tarafından adalet savaşçısı, öç alıcı gibi nitelikler alırlar. Efelerin “yatak”larının olması, köylülerin onları ele vermemesi, halk desteğinin somutlaşmış örnekleridir. Yaşar Kemal’in “Çakırcalı Efe” kitabında şöyle seslenir halk efelere: “Muhtacız Efem. Seni dedim geldim. Seni efem. Derdime derman olmazsan ben ne yaparım efem. Çöl yemende kalanda sonra, tarlam gittikten, öküzlerim aç kaldıktan sonra ben niderim efem. Efe demek, fakirin hakkı demek. Biz böyle gördük, böyle bildik efe...”


Zeybeklerin başı, halkın savunma gücü

Efeler, Batı Anadolu’da, özellikle Aydın, Denizli, Muğla kentleri ile Ödemiş ilçesinde yaşarken örgütlenme yapısı açısından “Efe” kelimesi zeybek gruplarının başı anlamına geliyor. Zeybekler arasında kahramanlık yapmış cesur ve mert kişiler arasından Efe seçilirdi. Devletin tekçi ve baskıcı politikaları her zaman halkta kendini koruma ihtiyacı doğurdu. Osmanlı döneminde de devlet baskısına karşı Egeliler, “Efeler” olarak öz savunmalarını gerçekleştirdi. 

Peki halk Efelere bu denli bağlı olmasına ve Efeler de öz savunma modelinde örgütlü hale gelmiş olmasına karşın neden tasfiye oldular? Zeybek kültürü neden asimile edilebildi? Ve Ege halkı, yıllar evvel kendi örgütlediği bu öz savunma kültürünü bugün Mardin’den işittiğinde neden ürker, kızar hale geldi?

 

Efeler neden başaramadı?

Elbette her sorunun cevabı ayrı alanda birçok araştırmaya ihtiyaç duyuyor ama temel bir etken var: Öz savunma hareketinin yalnızca “meşru savunma” ile sınırlı kalmış olması ve Efelerin bu örgütlülüğü bir bedene, yani sisteme kavuşturmamış oluşu. Öz savunma denildiğinde akla ilk gelen tüfek, hendek olduğu için aslında zeybek kültürünün yaşatılması için açılabilecek bir akademinin de kültürel bir öz savunma olduğu es geçiliyor. Bu tarzda kurumsallaşan akademiler halk meclislerine ve komünlere ihtiyaç duyar ki, nitekim en nihayetinde varılacak nokta öz yönetim eliyle özerkliğe gidiştir. Ege’de Efelerin büyük direnişlerinin bugün amaca ulaşamayışını böyle yorumlamak mümkündür.

 

AYVALIK’TA BİR GARİP ÖZERKLİK

Çeşme açıklarında Rus donanmasıyla Osmanlı donanması çarpışır. Sene 1770. Uzun süren çarpışma sonrası Osmanlı gemileri batar ve Cezayirli Hasan Paşa salla karaya çıkar. Amacı Ayvalık’tan geçerek İstanbul’a varmaktır. Yaralı halde yaverlerinin elinde Ayvalık Kilisesi Papazı İkonomos’un evine götürülür. Papaz İkonomos hiç tereddüt etmeden Cezayirli Hasan Paşa ve yaverlerini evinde saklar, tedavi eder. Bu süre zarfında papaz ile paşa sohbet imkânı yakalar, ki nitekim bu muhabbet dostluğa evrilir. Evden ayrılana değin paşanın kimliği mahfuzdur elbet. Paşa iyileşip evden ayrılmaya hazır olduğu vakit papaza kendisini tanıtır ve İstanbul’a gider. Hasan Paşa İstanbul’a vardıktan sonra Sadrazam olur. Aradan seneler geçer. Ayvalık kuşatmalar, ambargolar ve uzaktan yönetiliyor oluşu yüzünden harap durumdadır. Papaz İkonomos halkın bu sefaleti ve güzel Ayvalık’ın tükenişi karşısında isyan eder ve 1773 yılında varır İstanbul’a. Niyeti sadrazamı ziyaret edip Ayvalık için bazı iyilikler istemektir.

 Özerklik zenginleştirdi

Papaz İkonomos çokça uğraştan sonra Sadrazam Hasan Paşa’nın yanına ulaşır ve hasret gidermenin ardından konuya girer. Papaz İkonomos, Ayvalık için özerklik ister. Kendilerinin kendilerini daha iyi idare edeceğini uzunca anlatır. Osmanlı Sadrazamı talebi kabul eder ve papaz İkonomos, elinde özerklik belgesiyle Ayvalık’a döner. Bu özerklik belgesiyle Ayvalık, Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün dünyayla ticaret yapan müthiş zengin ve gelişmiş bir beldeye dönüşür. Zeytinyağı fabrikaları, sabun fabrikaları, deri tabakhaneleri... Bütün Ege’nin malını mülkünü, ürettiğini ihraç eden bir liman. Konsolosluklar, elçilikler, tiyatrolar, operalar, kafeler. Dünyanın birçok yerinde ün yapan, bilinen ve çok ciddiye alınan Ayvalık Akademisi. Fizik ve kimya laboratuvarlarıyla, kütüphanesiyle, deneyleriyle ve destek oldukları genç bilim insanlarının gelişimindeki rolleriyle ünlü büyük bir akademi. Özerklik sonrası düzelen ekonomi ve özgür yaşam koşullarından ötürü göç almaya başlar. 25 bine varan nüfusu ve zanaatkârların meskeni haline gelişiyle 1821’e dek özerk yönetimde kalmayı başarıyor Ayvalık. 


Özerklikten ‘turizmden ibaret’e

Peki, Ayvalık neden böylesi parlayan günlerin ardından tasfiye edildi ve bugün yalnızca iç turist ziyaretiyle ayakta kalan, kendi kararlarını kendisi alamayan, daimi şikayetçi bir pozisyona geldi? En önemlisi Rum ile Türk’ün birlikte ürettiği ve güzelleştirdiği Ayvalık’ta neden bugün farklılıklara yönelik tahammülsüzlük güçlü pozisyonda? Elbette bu soruların yanıtında çeşitli tarihsel süreçlerin, emperyalist odakların provokasyonları sonucu başlamış iç savaşların ve inançların siyasallaşma hamlelerinin etkisi var. Lakin Efeler sürecinde hakim olan güç Ayvalık’ta yok, Ayvalık’ta elde edilmiş sistem ise Efelerde yok. Ayvalık’ın öz savunması Osmanlı odaklı. Özerkliğin alınış sürecindeki ahbap-çavuş süreci, bu öz savunma hususunda gereksiz bir güven yaratmış olacak ki dış müdahaleye ve provokasyonlara açık bir biçimde kalıyor Ayvalık. Özerklik geçişi, öz yönetim meclisleri üzerinden şekillenmiş ve öz savunmasını da örgütleyebilmiş olsaydı köklü bir kültür ile hâlâ var olabilmesi mümkündü. Nitekim 1821’de son buluyor lakin geriye tarih kitaplarına alınması dahi yasaklamış muazzam bir özerklik tecrübesi hafızası bırakıyor. 


Bugünün Ayvalık’ı

Ayvalık’ın nüfusu, 1891 yılında 21 bin 666 idi. Bunların 21 bin 486’sı Rum, yalnızca 180’i Türk’tü. Bugün ise ilçenin nüfusu 68 bin 547. Bunun 0’ı Rum; geri kalanı Türk. Dolayısıyla kentin tarihi ve kültürüne dair her şeyde Rumların izi var; bugünündeki imardan doğa tahribatına kadar bütün çirkinliklerde ise tektipleştirme politikasının faili Türkçülüğün payı.

Ayvalık bugün Balıkesir’e bağlı bir ilçe. İlçeye bağlı irili ufaklı 22 kadar ada var. Bunların en büyüğü Cunda Adası. Bu ada, yüzyıllar önce içkiyi fazla kaçıranların gidip esen sert rüzgarıyla kendine geldiği yer olması nedeniyle “Tımarhane Adası” olarak da anılmıştır.

İlçenin bugün en temel geçim kaynağı turizm. Bunun yanında zeytin ağaçları da var. 


Özerklik günleri

Ayvalık, özerklik öncesinde Altınova Voyvodası Ömer Ağa ile Bergama’da mukim Karaosmanoğlu’na bağlıydı. Özerklik ardından ise doğrudan İstanbul Hükümeti’nin koruması altında kendi kararlarını alabilen bir yönetim birimine dönüştü.

Özerklik belgesi, Ayvalık’a kentteki idari işleri yönetme, gümrük işlerini düzenleme, valiyi seçme ve görevden alma hakkı tanıyordu. Buna karşılık devlete her zeytin ağacı için iki akçe vergi ödenecekti.

Ayvalık’ın nüfusu, özerkliğin devam ettiği 1821 yılına değin 25 bine ulaştı. Özerklik, her açıdan daha verimli bir sistem ortaya çıkarmıştı.


Devlet düşmanı, halk dostu 



Çakırcalı Mehmet Efe

Zeybek ve Efe sözcükleri bugün yalnızca bir halk oyununu ve o oyundaki rolleri ifade etmek için kullanılıyor. Bu oyunun çok güzel olduğuna kuşku yok elbette ama toplumsal tarihe boşverip yalnızca sözcüğün etimolojisinin peşine düşsek bile meseleye çok daha politik bir yandan bakmak zorunda olduğumuz çıkar ortaya.

Ege, Osmanlı döneminde efeleriyle anılan bir bölgedir. Efeler, Kürdistan’ın kimi eşkıyalarına benzetilebilir. Genelde devletle, merkezi ya da yerel otoriteyle başı derde giren ve aranır pozisyona düşen insanlar, “eşkiya grubu” zeybeke katılır. Zeybekin başına ise efe denir.


Çocuklarına ‘Efe’ adını verenler...

Efeler, haklarındaki söylencelere bakılırsa, halk tarafından sevilen, devlete karşı desteklenen ve korunup kollanan kişiliklerdir. Kimi zaman başı derde girenin yanına varır, korumasını sağlarlar; hırsızlık yapıp yoksula verdikleri de anlatılır. Dolayısıyla zeybekler ve efeler, halk için kahraman, devlet için şâki ve suçludur. Dolayısıyla bugün çocuklarına “Efe” adını veren ailelerin önemli kısmının milliyetçi olması, bir çelişkiyi ifade eder. Bu çelişkinin kaynağında devletin resmi tarih ile hafızayı çarpıtması vardır.


Çakırcalı Mehmet Efe

Efeler içinde en meşhurlarından biri, Çakırcalı Mehmet Efe’dir. Bu örnek, efelerin ne olduğuna ve ne olmadığına dair fikir verebilir.

Çakırcalı, 1872’de Ödemiş’te doğmuş, 10 Aralık 1910 günü Nazilli’deki Karıncalı Dağları’nda zaptiye birliğiyle çatışmada yaşamını yitirmiştir. Ölmeden yanındakilere “Bana bir şey olursa sizi öldürürler, başımı yok edin” demesi nedeniyle kesik kafası Karıncalı Dağları’nda gömülmüştür.


Yaşar Kemal: En büyüğü

Çakırcalı Mehmet Efe’nin (Çakıcı da denilir) hikâyesi, Yaşar Kemal tarafından da 1972 yılında kaleme alınır. Zira Çakırcalı, Osmanlı’nın son dönemlerindeki haksızlıklara karşı dağa çıkmıştır. 15 yıldan fazla bir zaman eşkıyalık yapan Efe, fakir fukaranın koruyucusu olmuştur. Yaşar Kemal’e göre o, “tarihin gördüğü en büyük eşkiyalardan biri, belki de en büyüğü”dür.


İlk eylem: Ağaya baskın

Çakırcalı’nın başkaldırısının ilk sebebi, bir zaptiye çavuşu tarafından öldürülen kendisi gibi Efe olan babası Koca Ahmet’in intikamıdır. İlk eylemi ise bölgede zalimliğiyle tanınan Mustafa Ağa’nın evine baskın olur. Ağayı halka zulmetmemesi için uyarır, ceza olarak iki yüz altınına el koyar. Hemen ardından Kızoğlu Mehmet Ağa’yı dağa kaçırır ve fidye karşılığı serbest bırakır. Eylemlerinden elde ettiği parayı halka cömertçe dağıttığı aktarılır. Özellikle Ödemiş dolaylarında genç kızlara çeyiz parası verir, giysisi olmayanı giydirir, evsize ev yapar. Hatta köprüler inşa edilmesine ön ayak olur. O artık devletin en azılı düşmanı, halkın ise en büyük sevgilisidir.


‘Bana da Çakıcı derler’

Çakırcalı’nın yaşamı, daha sonra “İzmir’in Kavakları”na dönüşen “Ödemiş Kavakları” şarkısında da dile gelir:


Ödemiş kavakları

Dökülür yaprakları

Amman amman

Bana da Çakıcı derler

Yar fidan boylum

Yakarız konakları


Çakıcı damdan bakıyor

Martine de fişek takıyor

Amman amman

Çakıcı’nın fişengi (kurşunu)

Yar fidan boylum

Çok canları yakıyor


(Şarkının en güzel hâli, 1983 yapımı Rembetiko filmindedir. Şuradan izlenebilir: https://goo.gl/M96EUu -Ki hem Efelerin hem de Ege’nin tarihi zaten aynı zamanda Yunan tarihidir. Zeybek oyunu da aslında bir “Türk halk oyunu” değildir.)

 DİZİ/ARAŞTIRMA SERVİSİ


2025

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA