Duygular hareket etmiyor artık, hiçbir şey hak ettiğince yazılamıyor

Hiçbir şey hissedemiyorum bazen. Gördüklerim karşısında nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum. O kadar çok şey yaşanıyor ki zihin karşılık vermekte zorlanıyor. Duygular hareket etmiyor artık. Bütün kelimeler dilimde küfre dönüyor. Hiçbir şey hak ettiği anlamıyla yazılıp anlatılamıyor. Anlatamıyorum…

14 Haziran 2017 Çarşamba | Dizi

DİRENENİN güncesi / UMUT ŞERZAN


Ankara’da, 1993 yılında dünyaya gelir Ebru; sonradan adını Sarya olarak seçecektir. Aslen Kars Digorlu olan Sarya, maddi nedenlerden ötürü ailesiyle birlikte Ankara’ya göç eder. Günlüğe yazdıklarından sonra geçen zamanda soruyorum Sarya’yı arkadaşlarına, Kars’ın kültürel özelliklerini toprağından uzakta olmasına rağmen taşıdığını belirtiyorlar. 

Kobanê’ye onunla birlikte gelen arkadaşları, Sakarya’da üniversite okuduğu yıllarda da Karslı olduğunu, Kürt olduğunu övüne övüne söylediğini belirtiyor.

Siyah, küçük, deriyle kaplı telli bir defter, günlük olmuş Sarya’ya. 75 sayfalık günlüğün 46 yaprağını doldurmuş, inci gibi yazısıyla. Özenle koruduğu belli tabii ki defterini. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını yapıştırmış ilk sayfasına. Arasında bir sürü sıkıştırılmış not var ve birkaç sararmış vesikalık fotoğraf. İçlerinden biri annesi olsa gerek, en çok o yıpranmış. Kendi kendime “En çok ona bakılmış herhalde” diyorum. 

Demirden bir deniz yıldızı ve tavus kuşu takılı bir zincirle yine üzerine deniz yıldızı yapıştırılmış bir cep radyosu da var, ondan kalanlar arasında. Rakka’da şehit düştüğünde yoldaşlarının yanında olan günlüğü, radyosu ve kalan birkaç eşyası cephe yönetimine teslim edilmiş.

29 Kasım 2004’te Musul’da bir pusuda şehit düşen özgürlük savaşçısı Şîlan Kobanê ve “Militan olması gerekenler militan olacaktır” sözleriyle hafızalara kazınan 15 Ağustos’ta şehit düşen PKK gerillası Engin Sincer’in fotoğraflarının da günlükteki yazılanların yanına yapıştırıldığını görünce Sarya’nın özgürlük iddiasının büyüklüğüne bir kez daha tanık oluyorum. 

Günlüğe başlama tarihi, 10 Haziran 2015. Kobanê’nin Xeribî (Batı) bölgesinin imzasını taşıyor. 


“Her yol farklı arayışlara açılan bir kapı, her kapı yaşamını gösteren bir ayna ve her ayna tüm gerçekliğiyle yüreğime, beynime yansıtan bir kare oluyor. Evet, ben de farklı arayışlar için çıktığım bu yolda gördüğüm bu gerçekliklerle tek tek hesaplaşıyorum. Bu hesaplaşmalar, bu yüzleşmeler, her geçen gün sırtladığım yükümü biraz daha ağırlaştırıyor. Devrimin yükünü omuzlayıp tarihin karanlık sayfalarından gerçek insanlığı ortaya çıkarmak ve geleceğe taşımak, evrenin oluşumu kadar zor ve uzun bir süreç istiyor. Bunu içine girdiğim bu mücadelede daha iyi anlıyorum. Bu gerçeklikle özgürlük yürüyüşünü nereye kadar taşırım, bilmiyorum. Ama anlamlı bir yaşam için verilen mücadelede nereye kadar gittiğin önemli değildir. Önemli olan gittiğin kadarki yerde o anlamlı yaşamın derinliğini ne kadar aldığın ve hissettiğindir. Belki istediğin yaşamı tüm evrene yansıtamayacağım, bu yaşamın somut işleyişini göremeyeceğim ama bu yaşamı bilerek, hissederek ölmek, reddedilen sistemde yaşamaktan daha insani ve anlamlıdır. 

Ölenler için zaman dursa da sevdikleri için zamanı devralmak, idealleri yaşatmak uğruna yaşama inatla sarılmak, zamanı geri getirmenin bir yoludur.

19 Haziran 2015, Kobanê, Xeribî.


Kobanê’nin 134 günlük destanı ardından bir yaz gününde Kobanê’ye gelmiş Sarya. 

15 Haziran 2015 tarihinde Kobanê ve Cizîr kantonları arasında adeta bir köprü öneminde olan stratejik Girê Spî kenti çetelerden temizlenerek hem DAİŞ’e hem de destekçisi AKP hükümetine ağır darbeler vurulmuştu. Halklar mozaiği olan kentte savaşçıların zaferi ardından Türk devleti ve çeteler, yeni planlar tasarlamanın çabasındaydı. Böyle bir zaman aralığında destana işlenen satırları dinlemiş Sarya ve zafere askeri gücün yanı sıra eşlik eden devrimci ahlakın mührünü nasıl vurduğuna dair çıkarsamalar yapmış, 21 Haziran 2015 tarihli notlarında.


“Her şey değişiyor; yer, zaman, insanlar, her şey çok hızlı değişiyor. Değişmeyen tek şey ise ideolojin ve amacın oluyor. Bu amaç uğruna bu kadar bedel verilirken, zaman götürdüğü kadar getiriyor da... Zamanın ruhunu yakalamak, verilen bunca bedelden sonra zor oluyor. Kobanê’deyim. Şu an bir villada suikast eğitimi için bekliyorum. Savaş Kobanê’nin her santimine işlemiş. Bunu gittiğim her yerde çok net görebiliyorum. Bir savaşın kişiler üzerindeki psikolojisini ve bir kent üzerindeki etkilerini okuyabiliyorum. Her gün savaş sahnelerini, arkadaşların şehadetlerini, ihanetleri dinliyorum. Anlatılanlar bir savaşın tüm acımasızlığını, tüm vahşiliğini anlatmaya yetiyor. 

Kobanê’deki savaş, bir parti militanını bile çok değiştirmiş; eksiklikler, ihanetler, bunların yanında büyük kahramanlıklar, bu savaşın sonuçları oluyor. Nerede savaştığın, nasıl bir güçle, hangi şartlarda savaştığın önemli değildir. Önemli olan savaştığın süre zarfında kendi özbenliğini, değerlerini, parti ahlakını, devrimci kişiliğini ne kadar koruduğundur. Savaşta kazandığımız kadar yaşamda da kazanmamız gerekiyor.”


Bir direnişçinin devrimci özü yakaladığı anda yaşamın ve ölümün anlamlı kılınması için mücadelenin sonsuzluğuna dikkat çekiyor Sarya, 21 Haziran’da kaleme aldığı satırlarında.


“Çünkü anlamlı bir savaşın, anlamlı bir yaşamın mücadelesini veriyoruz. Bunu hissederek savaşmak ve savaştıkça anlamlı yaşam daha çok yaklaşmak ve yakınlaştıkça daha çok yaşatmak gerekiyor. Ancak böyle anlam kazanabilir mücadelem. Bunları düşünerek savaşmak istiyorum. Savaşım büyük olmalı. Büyük olduğu kadar da büyük kazandırmalı. Ölümüm yeni bir yaşamın yaratıcısı olmalı. Yoksa verdiğim mücadelenin hiçbir anlam kalmaz. Anlamlı bir yaşam kadar anlamlı bir ölümün de sahibi olmalıyım.”


25 Haziran’da Türk devletinin eliyle DAİŞ çeteleri tarafından gerçekleştirilen ve 233 canın şehit düştüğü katliam günü çatışmaların ardından Kobanê sokaklarında gördüğü ve kendi tabiriyle “anlatılması zor” olan acıyı yazıyor. Kan sızan sokakları ve evleri görmüş Sarya. Ve anlatmış, arasında kahverengi bir çiçek kuruttuğu günlüğüne.


“Ölüm Kürdistan halkı üzerinde kendini daha ne kadar yaşatacak? Ölüm, en vahşi yüzünü bu topraklara gösterdi, göstermeye devam ediyor. Halbuki ölüm bu kadar korkutmamalı. Ölüm her canlının doğasında da, doğalında da yaşanmalı. Ama Kürdistan’da gördüklerim, Kobanê’de gördüklerim, bunu doğrulamıyor. Yeryüzünde bu lanetliler olduğu müddetçe de ölüm, hiçbir zaman, hiçbir yerde doğalında yaşanmayacak. Doğalında olmayan bütün ölümleri toplasam, doğalında bir yaşamın yaşanması mümkün olur mu? Kürdistan’da çocuklar hiç korkmadan sokaklarda koşup oynayabilir mi? Bir annenin, bir babanın çığlığını durdurabilir mi? Durdurmuyor. Her gün bu ölümler Kürdistan’ın her yerinde çocukların gülüşlerini annelerin çığlıklarıyla alıp götürüyor. Geriye kalan, ölümü bekleyen korku dolu gözler oluyor. Her gün bu ölümleri engellemeye çalışan arkadaşlar şehit düşüyor. Onların ölümleri de bu vahşeti önlemeye yetmiyor. 

Daha ne kadar bedel ödeyeceğiz? Daha ne kadar bedel ödeyeceğiz? Bugün ölüme ilk defa kurşun sıktım Kobanê’de. Bütün öfkemi o kurşunla haykırdım. İlk defa ölüm korkusunu duydum sokaklarda; ölüme korkusuzca giderken başka ölümlere korkuyla yaklaştım. Bütün sokaklara kan kokusu sinmişti. Kan kokusu çığlıklara karışmış, Kobanê sokakları kan olmuş akıyordu. Hiçbir şey hissedemiyorum bazen. Gördüklerim karşısında nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum. O kadar çok şey yaşanıyor ki zihin karşılık vermekte zorlanıyor. Duygular hareket etmiyor artık. Her şey bir şeyleri anlatmakta eksik kalıyor. Bütün kelimeler dilimde küfre dönüyor. Hiçbir şey hak ettiği anlamıyla yazılıp anlatılamıyor. Anlatamıyorum... Bütün yaşamlar koca bir sessizlik olup gece karanlığında yıldızlara karışıyor.”


Katliamın yaşandığı 25 Haziran’dan üç gün sonra, 28 Haziran 2015 tarihinde yazdığı satırların arasında yine bir çiçek buluyorum. Yaşadıklarını, hissettiklerini dönüştürmek isteğini anlatırcasına, katliam gününde kuruyan çiçeklerin aynısı ama bu kez sarı. Açılmış üç yaprağı ve capcanlı haliyle görüyorum. Sarya, kendinde bir şeyler arayıp bularak yaklaşmak istediği özgürlük aralığını yazmış, Kobanê’nin Xeribî cephesinde, gün batımını izlerken.


“Güneş batmak üzere. Bütün günün yorgunluğunu almış, bize veda ediyor. Yarın tekrar görüşmek üzere anlaşıyoruz. Ben kendimde bir şeyler ararken Heval Gilidağ aradığını bulmuş. Düşünceleri, duyguları, sayfalarda özgürlük çığlıkları atıyor. İçimizdekileri özgürleştirmek gerekiyor. Özgürlük biraz da kendinde bir şeyler bulmak ve bunları rüzgara savurmaktır. Ben de bulduğum her şeyi özgürleştirmek istiyorum. Duygularımın tutsaklıktan kurtulup çığlık atmalarını, bu karanlığa inat yıldızlarla buluşmalarını istiyorum.”  


 Sarya’nın günlüğündeki 11 Temmuz 2015 tarihli notlarından okuduklarım, arayışın büyüklüğüne ve zamanla yarış halinde yaratmak istediği güzelliklerin özüne dair. “An’da oluşmaya” ve “aşık ile maşuk diyalektiğine” atıflarda bulunuyor Sarya.


“Yaşamda her şeyin bir bedeli vardır. Özgürlüğün de bir bedeli vardır. Bu bedeli göze alacak yürek, beyin ve duygu gücünü yakaladığımızda özgürlüğe bir adım daha yaklaşmış oluruz. Şu an özgürlük, yıldızlar kadar uzak, güneş kadar yakıcı... Sonsuzlukta bir şeyleri aramak gibi, yakınlaştıkça daha çok uzaklaşan ve uzaklaştıkça daha fazla yakınlaşmak istediğin. Her şey özgürlükten bu kadar uzakken ona ulaşmak çok zor. İstediğim gibi beynimi, yüreğimi, duyguları harekete geçirmekte yetersiz kalıyorum. Her anımı, her düşüncemi ona ulaşmak için feda etmem gerekiyor. Zaman, kendimi her saniyesinde yaratmak için kullanabileceğim en büyük fırsat benim için, ama bütün zamanlarımı yakalayamıyorum, kendimle olan mücadelemde ona hak ettiği değeri veremiyorum. Ve zaman, gözlerimin önünde avuçlarımın arasından kayıp gidiyor. Kaybolan zamanım özgürlükten beni bir adım daha uzaklaştırıyor.”


Üzerine bant yapıştırılıp korunmaya alınmış güller çıkıyor, küçücük. Defter sayfasından yapılmış bir tüyün arkasında yazılmış “Büyük bir eylem ve anlamlı yaşamın sahibi olmak istiyorum/Şehit Zilan” cümlesini okuyunca Sarya’nın günlüğü boyunca değindiği özgürlük ve anlama çabası kafamda daha da netleşiyor.

Sarya, kendisi, zaman ve özgürlük arasında kurulan sonsuz bir köprüden dem vuruyor. Direnişinde önüne koyduğu hedeflerden biri de bu köprüden düşmeden koşmak, kendi sıratını koşarcasına adımlamak… 11 Temmuz 2015 tarihli notları, bunu anlatıyor.


“Aslında zaman, ben ve özgürlük arasında sonsuz bir köprü... Eğer bana biçilmiş bu zamanın her saniyesini bilerek, hissederek ve doğru bir şekilde yürümeyi bilirsem bu yaşama hakkını vermiş olurum. Ancak o zaman gerçek özgürlüğe ulaşabilirim. Bu yola bu özgürlük aşkıyla çıktım. Bunu düşünerek daha fazla sarılmam gerekiyor zamanıma, sahip çıkmam gerekiyor. Onunla bütünleşmeden, onda kendimi yaratmadan, özgürlük yolunda onunla yan yana yürümeden ne Önderliğe ne şehitlere ne de kendime cevap olmuş olurum. Umarım zamanımı kullanabilecek güce, yoğunlaşmaya sahip olabilirim. Ancak o zaman köprüden düşmeden özgürlüğe koşabilirim.”


 Özgürlük adımlarının coşkusunun yansıdığı satırlarında Sarya, yanılsamalı özgürlük algısından öz olana geçmek için henüz ilk kapıyı araladığını yazmış. Kapitalist modernitenin özellikle gençleri emeksiz kılarak apolitik ve parazit bir yaşam sürmeye sevk ettiği zihniyet algısından özgürlüğe koşar adım gelmiş Sarya. 16 Temmuz 2016 tarihli, yine Xeribî cephesinden yazdığı notlarında, “Özgürlük emek ister” diyor. Ve Sarya, bu vurgusunu bu kez Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fotoğrafıyla tamamlıyor.


“‘Yanlış hayat doğru yaşanmaz.’ Önderliğin bu çözümlemesini okuduğumda kendimi var olan sistemden koparıp bir an önce Önderliğin doğru yaşam, özgür ortam olarak değerlendirdiği PKK yaşamına girmek istemiştim. Özgür olan bu ortamda doğru yaşayacağımı düşünmüş ve bunun için harekete geçmiştim. Artık hiçbir şey beni o doğru yaşamı yaşamaktan alıkoymazdı. Bu doğru yaşam uğruna ne yapılması gerekiyorsa yapacak, bunun için ilk adımı atacaktım. Yaklaşık iki buçuk aydır kendimi fiziki olarak yanlış olan o yaşamdan kurtarmayı başardım. İlk başarım buydu. Önderliğin yarattığı özgür ortama adım atmıştım artık. Bunun bende yarattığı heyecana ilk günkü gibi uyum sağlayabiliyorum hala. Bu heyecanım yerini zamanla büyük çelişkilere bıraktı. Partiye katılmak, özgürlük için yeterli midir? Ya da partideki herkes bu özgür ortamı gerçekten koruyabiliyor mu?”


Devrimcilerin şiirle olan bağı bilinir; okumayı da severler, dinlemeyi de. Şiir tadında yaşamlara tanıklık ettiklerinden olsa gerek, attıkları adımların en değme şairi utandıran cümleler yazdırdığından, yoldaştır usta ellerde vücut bulan şiirler kara gözlülere. Sarya’nın defterinin arasında herhalde çok kez açılıp kapanmaktan olsa gerek Aziz Nesin’in yazdığı ama özgürlük gerillalarının şehit Halil Dağ’ın sesinden tanıdığı “Badem Ağacı” şiirini buluyorum. Ve Sarya’nın sözleri devam ediyor.


“Önderliğin ve şehit arkadaşların bu özgür ortamı yaratmak için verdiği bu mücadelede çelişkilerin çözümlenip uğruna büyük mücadelelerin verilmesi gerekiyor. Bunun olmadığı yerde özgürlüğün hiçbir anlamı kalmaz. Kendimi sistemden fiziki olarak kopardığımda özgür ortamdan özgür insanlarla ben de özgür olacağımı düşünmüştüm. Evet, özgürlük için bu bir adımdır, ama yeterli değildir. Özgürlük anlayışımız bile o kadar dar ki Önderliğin oluşturduğu bu özgür ortamı bile sıradanlaştırıyoruz. Halbuki özgürlük sonsuzdur, akışkandır. Durgunlaştı mı bunu özgürlük olarak tanımlamak güçtür. Kendini fiziki olarak sistemden koparmak için yeterli değildir. Özgürlük emek istiyor, bunun için zihinsel olarak büyük kopuşlar gerekiyor. Bu kopuşlar yaşanmadan kişi, bu özgür ortamda, bu değerler üzerinden kendini yaşatmaya çalışır. Bu da bu ortama ciddi zararlar veriyor. Eğer bize verilmiş bu özgür ortamı koruyamıyorsak bu hem kadın kimliğimize ve de halkımıza yaptığımız en büyük saldırıdır.”


 27 Aralık 2015 tarihinde Tişrîn Barajı çevresinde çıkan çatışmalarda şehit düşen Rodî Star’ın ardından bir daha yazmamış Sarya. Kum saatine benzettiği yaşamın hala akış halinde olduğunu vurgulamış. Şair Nuri Can’ın “Sustum” şiirinin hissettiklerine tercüman olmasını istiyor, 28 Aralık’ta düştüğü notlarda. “Sustum” diyor Sarya ve ekliyor: “Umutlarımı sarıp rüzgarlara, uzaklara savuruyorum her gün, yıldız yapıp serpiyorum gökyüzüne, kimse görmüyor.”

Ardından Ahmet Telli’nin “Kalbim Unut Bu Şiiri”nden bir dize ekleniyor: “Uğuldayan ve hep uğuldayan/ bir orman kadar üşüyorum şimdi/ yanlış rüzgarlar esiyor dallarımda/ yanlış ve zehirli çiçekler açıyor/ kanımda kocaman gözleriyle bir çığlık.”

Ve şiirler ardından yoldaşına son kez sesleniyor Sarya: 


“Seni anlatabilir miyim o koca yüreğinle ya da anlayabilir miyim? Gülüşün geliyor aklıma, umut dolu gözlerin… Yoldaşlığını özlüyorum. Böyle gitmemeliydin.” 


24 Kasım 2016 tarihinde, Rakka’nın kuzeyinde, 8 yoldaşıyla birlikte şehit düştü Sarya.




Sarya Ronahî (Ebru Doğru)

Doğum Yeri: Ankara

Doğum Tarihi: 9 Temmuz 1993

Şehadet:Rakka’nın kuzeyi,

24 Kasım 2016







1926

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA