Cannes’da ‘Dürüst Bir Adam’

İran rejimi üzerine yaptığı eleştirel filmlerle tanınan yönetmen Mohammad Rasoulof, üçüncü kez katıldığı Cannes Film Festivali’nde Lerd (Dürüst Bir Adam) filmiyle “Belli Bir Bakış” bölümünün büyük ödülüne (Prix Un Certain Regard) layık görüldü.

08 Haziran 2017 Perşembe | Dizi

FEHMİ KATAR CANNES  


İran rejimi üzerine yaptığı eleştirel filmlerle tanınan yönetmen Mohammad Rasoulof, üçüncü kez katıldığı Cannes Film Festivali’nde Lerd (Dürüst Bir Adam) filmiyle “Belli Bir Bakış” bölümünün büyük ödülüne (Prix Un Certain Regard) layık görüldü. En İyi Film Ödülü kazanan film, İran’da büyük şirketler ile devlet otoriteleri arasındaki yozlaşmış ilişkilerin taşradaki izdüşümünü konu alıyor. 

Orta yaşlardaki Reza (Akhlaghirad), oldukça dürüst bir insandır ve haksızlığa gelemez. Bundan dolayı daha üniversite yıllarında politik çevrelerde bulunmuş ve hocalarıyla tartışmalarından dolayı okuldan atılmıştır. Daha sakin bir hayat yaşamak için eşi Hadis (Soudabeh Beizaee) ve oğlu ile birlikte İran’ın kuzeyindeki bir kasabaya yerleşir. Reza balıkçılık yaparken eşi kasabadaki bir okulda öğretmenlik yapar. Ne var ki suya sabuna dokunmadan sade bir hayat yaşamak, artık hiçbir yerde mümkün değildir. 

Reza’nın balıkçılık yaptığı kasabada büyük bir şirket her yeri satın almak ister. Yerel otoriteler, şirket ve yerel feodallerin her şeyi kontrol ettiği yerde hukuk da sadece güçlülerin silahı haline gelir. Reza’nın okul müdürü olan eşi de Müslüman olmayan bir kadının çocuğunun okuldan atılmasıyla ilgili üstten emir alınca, annenin tüm ricalarına rağmen hiç tereddüt etmeden emri uygular.

Tüm yaşam alanlarının tehdit altında olduğu, çürümüşlüğün bir veba gibi yayıldığı sistemde ya ezensiniz ya da ezilen. Rıza da sistemde tutunmak için ya aynı yöntemlerle savaşacak ya da pes edip kaçacaktır.

Çürümüş devlet sisteminin kapitalizm, politik İslam ve yerel feodaller ile birleşince nasıl bir bulaşıcı hastalığa dönüştüğünü anlatan Mohammad Rasoulof ile genç yönetmenlere ışık tutacak bireysel sinema yolculuğu ve son filmi üzerine görüştük.


İranlı yönetmenlerin hangi şartlar altında film çektiği hepimizin malumu. Siz de yargılandınız. Yine de genç yönetmenleri motive eden bir film yolculuğunuz var. Önünüze çıkan hukuki ve maddi sorunlarla nasıl baş ettiniz? 

Benim için İran’da film çekmenin önündeki en büyük problem, film çekimi için izin almaktı. Daha gençken buna çok dikkat ediyordum. Her şey için izin almaya özen gösteriyordum. İlk filmim Cannes’a kabul edilmişti, ben de onun için İran yöneticilerinden izin istemiştim. Vermek istemediler. Benden birçok sahneyi değiştirmemi istediler. Birkaçını değiştirdim ve sonrasında Cannes’a geldim. Ama geldikten sonra beni bloke ettiler, başka film yapmama izin vermediler. O nedenle ben de ikinci filmimi hiç izin almadan, gizli çektim.

2009 yıllında seçimler oldu. Seçimlerin hemen öncesinde özgürlükler oldukça genişletildi. İnsanlar sokaktaydı, onun için çok umutluydum. “Nihayet bir şeyler değişecek” diyordum. Ama sonrasında Mahmud Ahmedinejad geldi ve gerisini biliyorsunuz zaten. Onlar için bu sadece stratejiydi. Sadece seçime katılımı yüksek tutmak için yapmışlardı. 

Ben ve arkadaşım Cafer Panahi, gizlice filmler çekmeye başladık. Seçim öncesi ve sonrasında neler olduğunu anlatmaya çalıştık. Bundan dolayı da bizi tutukladılar. Beni 6 sene ile yargıladılar, sonra indirimlerle beraber 1 sene ile cezalandırdılar. Daha cezaevinde yatmadım ama bir gün yatabilirim bu cezadan dolayı. 

Bir sene sonra artık film çekebiliyordum. Ama Cafer için aynı şey olmadı, ona çok uzun süreli film çekme yasağı getirdiler. Bu aslında İran yöneticilerinin ben ve Cafer Panahi’nin arasını açmak için yaptığı bir stratejiydi. Aynı şeyi yapmıştık ama bana 1 sene film yasağı getirmişken Cafer Panahi’ye 20 sene film çekme yasağı verdiler. 


Yasaktan sonra film çekerken zorluklar yaşadınız mı?

Küçük bir kamera ve küçük bir grupla “Good Bye” filmimi çektim. Çekim için bana izin verdiler çünkü Cannes’ın hemen öncesiydi. Cannes’da insanların beni ve Cafer’i konuştuğunu biliyorlardı, onun için izin verdiler. Ama filmi çekmeye başladığımda yine bir sürü problemle karşılaştım. Film çekim yerine gelip “Bunu yapamazsın, şunu yapamazsın” diyerek müdahale ettiler. Mesela havaalanı sahnemiz vardı, onu çekmemize izin vermediler. Ama zaten o dönem benim filmim bitmek üzereydi, onlar daha yarıda sanıyorlardı. O film Cannes’a seçildi ama benim pasaportumu bir hafta gecikmeli olarak verdiler. Bir hafta sonra “Al pasaportunu git” dediler. Amaçları beni oraya gönderip “Bakın, yönetmenlerimiz bizi eleştirdikleri filmleriyle Cannes’a katılabiliyor” demekti. Amaçları baskı sistemlerinin üzerini kapatmaktı. O nedenle ben de Cannes’a gitmedim o zaman. 


Tehdit ve baskı altında sanat yapmak sizi nasıl etkiledi?

Bu filmden sonra kendime biraz zaman verdim. Bazı konularda daha derinlikli düşünmeye başladım. Mesela “Neden hapishanedeydim? Neden yönetmenler, entelektüeller cezaevinde?” sorularına yanıt aramaya çalıştım. Kendime sorduğum soru, bizim ülkemizin tarihinde entelektüellerle iktidarın ilişkisiydi. Birçok araştırma yaptım ve sonunda “Manuscripts Don’t Burn” (Elyazmaları Yanmaz) filmimi yapmaya başladım. Çok gizli bir filmdi. Bütün çekimleri gizli yaptık. Küçük bir grubumuz ve fotoğraf makinesi büyüklüğündeki bir kamera ile çektik bu filmi. Bu film, üzerimdeki baskıları neredeyse kaldırmış oldu. Film benim için bir terapiydi, artık özgürleşmiş hissediyordum kendimi. 


Peki İran’da iktidar değişiklikleri yaklaşımda farklılık yaratıyor mu?

“Elyazmaları Yanmaz” filmini 2013 yıllında bitirdim. Bittikten birkaç ay sonra Ahmedinejad gitti, yerine Ruhani geldi. O zaman kendime “İran’a geri gitmeliyim” dedim ve gittim de. İlk olarak havaalanında gözaltına alındım. Pasaportuma bir sene boyunca el konuldu. Dışarı çıkamıyordum. Ama davranışlarında bir değişiklik de gördüm. Bana artık farklı davranıyorlardı. Daha saygılı yaklaşıyorlardı. Bana artık durumdan kendilerinin de rahatsız olduğunu, artık İranlı yönetmenlerin kendi ülkelerinde rahatça film yapmasına izin vermek istediklerini söylediler. Hatta “Git bir şeyler yaz, çekim izni veririz” dediler. İki sene sonra, bugün burada gösterilen filmin senaryosu ile onlara gittim. Gerçi asıl senaryo bugünden çok farklıydı, çünkü sorun çıkaracak sahneleri çıkarmıştım. Yine de izin vermediler. Birkaç defa senaryoyu değiştirerek gittim onlara, sonunda filmde umut göstermem şartıyla izin verdiler.


Son filminizdeki karakter, önce kurallara oldukça bağlı görünüyor. Yargı yolu ile hakkını arıyor ama sonrasında o da diğerleri gibi farklı yollara başvuruyor. Bunun sizin bireysel deneyimlerinizle bir bağı var mı?

(Kahkaha atıyor) Tabii oradaki her şeyin bir şekilde benim ya da yakınlarımızın tecrübeleriyle bir ilişkisi var. Ama aslında ben kimseyi öldüremem. (Tekrar gülüyor)


Filminizde karakter “Ya ezensiniz ya da ezilen” diyor ve bu filmin de sanki özeti gibi görünüyor. Üçüncü bir yol yok mu? 

Tabii ki var. Ama benim bu filmde söylemek istediğim şey, daha çok bu sistem ile bireyler arasındaki ilişki üzerine kurulu. O yapıdaki bir kişi, o yapıyla nasıl başa çıkar, benim işlediğim bu. Yoksa tabii ki başka bir yoldan da gidebilirsiniz. Bu tamamen şartlara bağlı. Benim filmimdeki şartlara göre, bence o karakterin başka seçeneği yok. 


Şu anki durum bence biraz kötümser. Film gösterildikten üç saat sonra Ruhani tekrar seçildi. Bu sizde nasıl bir duygu uyandırdı? 

Oyun komik olmaya başladı. Çünkü eğer Ruhani seçilmeseydi, ben taşlarla yumruklaşmak zorunda kalırdım ama şimdi odunlarla yumruklaşacağım, tek fark bu. 




Rasolouf’un ‘filmografi’si: Kalmak ve direnmek

Mohammad Rasolouf, 1972 yılında İran’ın Şiraz kentinde doğdu. Rasolouf, doğduğu kentin üniversitesinde Sosyoloji okudu; sosyoloji üzerine düşünmesi, bütün filmlerinde de kendini mutlaka gösterdi.

Rasolouf, sinemaya kısa filmler çekerek başladı. İlk büyük başarısını ise ilk uzun metrajlı filmi “Gagooman” (Alacakaranlık) ile yakaladı. Film, 2002’de Fecir Film Festivali’nden “En İyi Film Ödülü”nü aldı.


Tehditlerin başlangıcı

İkinci filmi ise yönetmen için tehditlerin de başlangıcıydı. Yönetmen, 2005 yılında yaptığı “Jazirah Ahani” (Demir Adası) filminde İran Körfezi’ne demir atmış, insanların içinde küçük bir şehir kurup yaşadığı, batmakta olan bir gemideki hayatı anlatıyordu. Koca denizde bir başına kalmış ve batmaya yüz tutmuş bu geminin İran olduğu, izleyen herkesin malumuydu.

Yönetmen, 2009’da çektiği “Keshtzar Haye Sepid” (Beyaz Çayırlar) filminde estetik ve şiirsel olana selam verdi. Film, cenazeleri dolaşarak ağlayanların gözyaşlarını toplayıp bir kavanoza dolduran Rahmat’ın hikâyesini anlatıyordu.


Film setinden gözaltı

Rasolouf, 2010 yılında film setinde gözaltına alındı ve tutuklandı. İran rejimi, bu sinema adamına 6 yıl hapis cezasını layık gördü; bu ceza daha sonra 1 yıla düşürüldü. Kefaletle serbest bırakıldığında yönetmene, “20 yıl film çekmeme” cezası verilmişti.

Rasolouf, yılmadı. Hem hukuki olarak mücadele etti ama hem de gizli gizli bile olsa filmlerini çekmeyi sürdürdü. Bu yolculukta İran sinemasının bir başka önemli ismi, Rasolouf’un da yakın arkadaşı Cafer Panahi’yle birlikteydi.


Cannes’da iki ödül

2011’de çok meşhur olan “Bé Omid é Didar” (Hoşçakal) filmini çekti. Filmde Tahran’da yaşayan ve İran’dan ayrılmak için vize aramakta olan genç bir avukatın hikâyesi anlatılıyordu. Bu film, yönetmenin hayatından da izler taşıyordu. 2011 yılında Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde “En İyi Yönetmen Ödülü”nü aldı.

2013 yapımı “Dast-Neveshtehaa Nemısoosand” (Elyazmaları Yanmaz) ile de yönetmen, Cannes Film Festivali’nden Fipresci Ödülü’nü kazandı. Film, İran rejiminin 21 yazar, şair ve gazeteciye suikast planladığı 1995 yılında yaşanan gerçek olaylardan yola çıkılarak çekilmişti.


Kalmak ve direnmek

Rasolouf sineması, İran’da baskı görmeyi sürdürüyor. Bütün filmlerini sansürle mücadele ederek çekiyor. Fakat buna rağmen yönetmen, çok daha fazla olanağa ve dosta, kurumsal desteklere sahip olabileceğini bilmesine rağmen ülkesinden ayrılmıyor. Bunun gerekçesini, birlikte tutuklandıkları yakın dostu Cafer Panahi, 2007 yılında açıklamıştı: “...Burada kalmak ve direnmek en doğrusu. Sansürcüler aslında insanların ülkeyi terk etmesinden memnun oluyorlar, ülkeyi terk etmemiz için bizi teşvik ediyorlar. 2003’te Enformasyon Bakanlığı tarafından tutuklandım. Beni alıkoydular ve dört saat boyunca sorguladılar. Sorgunun sonunda, ‘Neden ülkeyi terk edip İran dışında çalışmıyorsun’ diye sordular, ‘madem ki asıl destekçilerin orada yaşıyor?’ Yalnızca sinemaya yönelik bir tavır da değil bu, buradaki her türlü kültürel ve politik etkinliği kapsıyor, hükümet hepsini İran dışına gitmeleri için teşvik ediyor.”

Ve mahkemede, yargıçlara sesleniyordu aynı Panahi: “...Daha önce söyledim, Ben, Cafer Panahi, bana yapılan bütün haksızlıklara rağmen, bir kez daha ifade ediyorum; ben İranlıyım, kendi ülkemde kalıyorum ve kendi ülkemde çalışmayı seviyorum. Ülkemi seviyorum, bu sevgi için bedel ödedim ve gerekirse yine ödemeye hazırım...” 


Kiyarüstemi’den Ferhadi’ye... İran sinemasına başlangıç


İran sineması, dünya sineması içinde nadide bir yere sahip. Zira bu filmler, anlatımı ve tekniğiyle orijinal ve bunu hala sürdürüyor. İranlı yönetmenler, topraklarına ayak basan bir sinema geleneğini sürdürüyor; Amerikan tarzında standartlaşmayı reddediyor.

Ülkedeki sinema serüveninin tarihi, 1904 yılında başkent Tahran’da açılan ilk sinema okuluna dayanıyor. Ulusal sinemanın oluşması ise 1925’te açılan ilk sinema okuluyla birlikte oluyor.

“İran sinemasına giriş yapmak” isteyenler için Taste Of Cinema’nın hazırladığı 15 filmlik liste, başlangıç olabilir. Listede Kürt sinemasının en önemli eserlerinden biri de, “İran sineması” geleneği içinde üretildiği için yer buluyor.


1. Kara Ev (Füruğ Ferruhzad, 1963)

2. The Brick and The Mirror/Khesht va Ayeneh (İbrahim Gülistan, 1965)

3. The Cow/Gav (Daryuş Mehrcui, 1969)

4. Still Life/Tabiate Bijan (Sohrab Şahit Sales, 1974)

5. The Runner/Devende (Amir Naderi, 1985)

6. Bisikletçi (Muhsin Mahmelbaf, 1987)

7. Yakın Plan (Abbas Kiyarüstemi, 1990)

8. Ekmek ve Çiçek (Muhsin Mahmelbaf, 1996)

9. Kirazın Tadı (Abbas Kiyarüstemi, 1997)

10. Elma (Samira Mahmelbaf, 1998)

11. Cennetin Rengi (Mecid Mecidi, 1999)

12. The Day I Became a Woman (Marziye Meşkini, 2000)

13. 10 (Abbas Kiyarüstemi, 2002)

14. Kusî Jî Dikarin Bifirin/Kaplumbağalar da Uçar (Bahman Ghobadi, 2004)

15. Bir Ayrılık (Asgar Farhadi, 2011)


  DİZİ-ARAŞTIRMA SERVİSİ




1065

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA