DENİZ BİLGİN: Reqa’nın yıldızlı göğünde SAVAŞ

“Bak Reqa görünüyor” diyor, parmağıyla sarı tepelerin ötesini gösteren bir kadın savaşçı. “Êzîdî kadınlar orada satıldı, her türlü işkenceye uğradı. Belki geç kaldık, bizi affetsinler. Biz onlar için savaşıyoruz. Onları kurtaracağız.”

07 Haziran 2017 Çarşamba | PolitikART

Toz bulutlarının, tepeleri, insanları, tek tük ağaçları, sularıyla bir zamanı yuttuğu yerdeyim. Gerçek denilen insan edimleri sonucunda oluşan o canavarı ise en koyu toz bulutu dahi yutamıyor. O yerde çırılçıplak gözler önünde. Ardına bakmadan o karanlığın üzerine gidenler var her şeye rağmen. Savaşların getirdiği büyük yıkımlarla geçen bir yüzyılın ardından gelen 21. yüzyıl da tekerrür ediyor en kötüsünden. Yaşı bir yüzyıla yaklaşanlar dahi, bu kadar kötülüğü görmediklerini söylüyorsa, bu yüzyılın ne kadar ilerici olduğu tartışılır. Tüm dünya bir ülkenin nasıl yıkıldığını, tarumar edildiğini, milyonların yollara düştüğünü izliyor. Ne savaşı sordular o milyonlara, ne de çözümü tartışırken soruyorlar. 

Gökte uçak uğultuları, yerde küçüğünden büyüğüne her türlü silah sesi, ağır topların kulakları sağır eden gürültüsü hayatı ortasından bölüyor. Bir an düşünmeye, durmaya dahi fırsat tanımıyor. Toz içinde QSD savaşçıları geliyor, yeni kurtardıkları köylerden. Hiç dinlenemeden sonraki köye gidecekler, en ağır yükü sırtlayanlar onlar... Bir taraftan savaşıyorlar, bir taraftan da sivilleri güvenlikli bölgelere aktarmaya çalışıyorlar. 

DAİŞ’liler, kimi zaman sivillerin içine girip saldırı yapıyor, kimi zaman da sıkıştıkları için silahlarını bırakıp sivillerin arasına karışıyorlar. Suriye Demokratik Güçleri (QSD) savaşçıları da, sivillere zarar gelmemesi için oldukça hassas davranıyorlar. 

Reqa’nın mahalleleri görünüyor artık. Hem çok uzak hem çok yakın. Uzaklığı bu kente sığdırılan onca acı ve bunun sonucunda yitip giden insanların, hayvanın, doğanındır. Yakınlığı ise bu acıların son bulacağı umududur. Fırat’ın hayat verdiği kent, karalar içinde şimdi. Fırat suyu, kanallarla Reqa’nın köylerine taşınmış.

“Bak Reqa görünüyor” diyor, parmağıyla sarı tepelerin ötesini gösteren bir kadın savaşçı. “Êzîdî kadınlar orada satıldı, her türlü işkenceye uğradı. Belki geç kaldık, bizi affetsinler. Biz onlar için savaşıyoruz. Onları kurtaracağız.” 

“Bunlarda kötülüğün sınırı yok” diyor Minbicli Amara. Kardeşi ve nişanlısı Minbic’te kafaları kesilerek katlediliyor. Bunca kötülük bir de sevdiklerine dokununca yerinde duramıyor Amara, kenti özgürleştirildikten sonra kara çarşafını fırlatıp atıyor ve QSD saflarına katılıyor. Yaşadıklarına dair sorulara cevap veremiyor hala, sadece dolan gözleriyle uzaklara bakıyor. Bir de DAİŞ’le mücadelede ne kadar kararlı olduğuna dair bir iki söz ediyor. Gözleri uzaklara dalıyor, “Bir an önce gidelim” diye mırıldanıyor. Öylesine sabırsız ki, sanki o şehirde bekliyor sevdikleri, orada bulacak yitirdiklerini. Bir an sonra öfkesi yerini suskunluğa bırakıyor. Rüzgar ile yeniden toza bulanıyor ortalık. 

Yanıbaşımızdan güvenlikli bölgelere aktarılan siviller geçiyor. Toz bulutları içinden arkalarına dönmeden gidiyorlar. Kimi kadınlar, sırtlarında yükleri, elleriyle çocuklarını çekiştiriyorlar. Nereye kadar, ne kadar yürüyecekler bu sıcakta diye düşünüyorum. Bulabildikleri arabalara yüklerini doldurmuşlar. Bir erkek, annesini tekerlekli sandalye ile toprak yolda zorlanarak götürüyor. 

Bazen isimlerini soruyorum. Siyah gözleriyle Fatma gidiyor, bir kamyonun iki kat yükseltilmiş yükünün üzerinde sadece açık olan gözlerini gizliyor fotoğraf makinelerinden. Zılgıt çekiyor, “Allah sizi korusun” diyor savaşçılara. Sesi uzaklaşıyor. Koyun sürüsüyle Ahmed geliyor. Zafer işareti yapıyor, koyunlarının dağılmasını engellemeye çalışırken. Yüklerin tepesinde oturan kadınlar ve çocuklar zılgıtlarla, zafer işaretleriyle geçiyor. Kimisi ürkek bakışlarıyla etrafı süzüyor, kimi elindeki beyaz bezleri sallıyor. Kimi arabaların sadece şoförü erkek, kasada ise çok sayıda kadın ve çocuk var. 

Güvenlikli bölgelerde ise yerlerde siyah çarşaflar; QSD’nin kurtardığı bölgelere geçen kadınların hınçla yere fırlattıkları siyah çarşaflar. Amara, yeniden suskunluğunu bozup, “Atın atın o çarşafları, bunca kölelik yetti artık. Ah kadınlar, yaşadıkları köleliğin farkına varsa...” diyor. Amara, nöbetine gidiyor. 

Gece çöküyor çöle, silah sesleri gece gündüz dinmiyor. Şimdi insanın insana çok uzak olduğu çölde yer ile gök birbirine çok yakın. Yıldızlar, bakaya doyulmayacak bir örtü gibi kaplıyor yeryüzünü. Karanlığın içinde parıldıyorlar, göktaşları kayıyor evrenin sonsuzluğuna. Ünlü yazar Dostoyevski yazmıştı: “Böylesine güzel bir gökyüzünün altında bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu.” Yaşıyor işte fazlasıyla, çölün parlayan göğünün yarısında umut var, diğer yarısında kapkara umutsuz, ölümle dolu bir yaşam. 

Nicedir Fırat ve Dicle arasında zaman ağır akıyor. Kaç bin yıl oldu, sanki hep ağırlaşıyor zaman. Dünyanın düğümü yine iki nehrin arasına yerleştirildi. Masmavi rengiyle topraklara hayat veren Fırat ve Dicle daha ne kadar dayanır bu barbarlıklara. Bu topraklarda yaşayan insanlar kaç kez ölecek, kaç kez aç, susuz sürgün yollarına düşecek, daha kaç düğüm bu topraklara bağlanacak... 

Savaş bitecek elbet. Yıkılan bir ülkeyi kurmanın bedeli nedir, kaç zaman gerektirir. Peki savaşın yarattığı çürümenin, yozlaşmanın ortadan kalkmasının, birbiriyle barış içinde yaşayacak bir toplumu kurmanın bedeli ne olacak... 




339

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA