SUNA DİRİM: Hepimiz Kafka’nın böcekleriyiz!

Kafka’nın anlattığı dünya artık bir kurmaca değildir. Kahir ekseriyetimiz artık Gregor Samsa’yız ve evet bir böcek olarak yaşamak zorundayız. Bizi içine kapandığımız odalarımızdan, evlerimizden, köylerimizden çıkarmak, çöpe atmak isteyenlerin toprağındayız çünkü.

07 Haziran 2017 Çarşamba | PolitikART

Bazı sözlerin tutulmaması hayırlara vesile olabiliyor. Misal Max Brod, Kafka’ya verdiği söze sadık kalsaydı, “Bütün yazdıklarımı yak” demesine boyun eğip yaksaydı, bugün ne ben bu yazıyı yazabilirdim ne de dünya literatürüne girecek olan “kafkaesk dünya”dan söz edebilirdik. 

Hayatı boyunca yazıyla ilişkisinden ödün vermeden, yazıya da bir kutsiyet atfetmeden çalışan Kafka’nın edebiyat ve hayatla hemhal oluşu bugünümüze de ışık düşürür. 

Neden mi?

Çünkü Kafka’nın anlattığı insan ruhu ve yarattığı atmosferin karanlığı, insanlığın kendini bildi bileli girdiği tünelin ta kendisidir. Fakat sonunda bir yola açılacak diye sürgit bir gayretle aldığımız menzil, bugün bir arpa boyu bile değildir. Kafka’nın romanlarında ele aldığı “dava” ile insan olmayı hapsettiği o görkemli “şato”, bize bizi anlatır. Onun dilinin incelikli sivriliği, Sebastian Salgado’nun tanıklık ettiği savaş fotoğraflarına benzer. Koyu bir karanlığın içinden, çok uzakta bir çocuk görünür mesela, bulutların altında kendi geleceğinden şüpheye düşmüş, hayatta kalmak için kalbini eline almış bekleyenlerin umudu belirir. Net değildir onlar fotoğrafta, umut da Kafka’nın dilinde hiç netleşmez, yekten söylenmez. Tünelin ucundan azıcık bir huzme sızarsa onunla avunulur, yol yeniden başka bir karanlığa kıvrılır, o kadar. 

Babasına ve derin bir aşkla sevdiği Milena’sına yazdığı mektuplarda başka bir Kafka görürüz. Yukarıda sözünü ettiğim netleşmemiş umudu, aşkla karışık nefreti; sevmeyi öğrenmek, bildiği bütün sevme biçimlerini alaşağı etmek, duygularını anlamak için kendi aynasının karşısında sürekli boy veren bir Kafka’yı… O aynaya baktıkça görür ki, babasına karşı hisleri bütün iktidarlara ve onu temsil eden her türlü kuruma duyduklarıyla aynıdır. Baba da bir tür “devlet”tir işte. İşgal eden, ele geçiren, insan ruhunu hacir altına alandır. İnsanlığa dair inançlarını önce ne zaman yitirdiğini bilmem ama muhtemelen Naziler Çekoslavakya’yı işgal ettiğinde ve üç kız kardeşi toplama kamplarında öldürüldüğünde bambaşka bir Kafka’dan söz etmek gerektir. Onda açılan derin yaralar yüzünden yazdıklarının büyük bir kısmını yakmıştır. İşgal edilen ülkesinin hali, onun sadece bir yazar olarak değil Çek bir yazar olarak onuruna dokunmuştur. Çünkü savaşa tanıklık eden hiç kimse bir günde, bir sabah kalktığında böcek olmaz. Bu çok uzun, çok acılı ve çok ağrılı bir süreçtir. 

“Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay.”

...diyen Kafka’nın insanlığın etrafına çevrili parmaklığı kırdığını söyleyemeyiz ama o parmaklıkların arkasına gözünü dikmiş ve insan olma utancımızı yaşadığı ve yazdığı müddetçe yüzümüze vurmuştur. 

Çünkü Kafka’nın anlattığı dünya artık bir kurmaca değildir. Kahir ekseriyetimiz artık Gregor Samsa’yız ve evet bir böcek olarak yaşamak zorundayız. Bizi içine kapandığımız odalarımızdan, evlerimizden, köylerimizden çıkarmak, çöpe atmak isteyenlerin toprağındayız çünkü. 

Tanıklık ettiğimiz bir tek haber bile -istediğimiz kadar direnişten söz edelim- bizi çoktan insanlıktan çıkarmıştır. 

Elleriyle kazıp çıkardığı oğlunun kemiklerini Valiliğin yolladığı kargodan bekleyen bir babanın yanında durmuyorsak, direnişten seyredenler olarak söz etmeye de hakkımız olmamalı. Çünkü artık söz, söyleyenin de boynunda bir “eylem” borcu olarak duruyor. 

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevindeyken tutuklanmasına seyirciysek, hala hayatta olmaları suç teşkil ediyorsa ve biz buna dur diyemiyorsak, evet böcekleşmiş, tek tek kendimizden vazgeçmişiz demektir. 

Devletin kolunu koparıp çöpe attığı Veli Saçılık’ın annesi yerde tekmelenirken, Cizre bodrumları eşelenip bebek kemikleri ayıklanırken, Sur yerle bir edilip Kürtler yeniden göçe zorlanırken “Buna benzer olaylar 90’larda da yaşandı” diyorsak, bu ülkede yeni hiçbir şey yok, Yeni Türkiye de yok. “Her şeye alıştık” diyorsak bize sıkılacak aerosollar da boşa gitmemiş, her birimiz kapandığımız yerde bir böcek olarak yaşamaya  alışmışız demektir. 

Bu alışkanlık her birimizi aynı zamanda bir Josef K da yapmaya yeter üstelik. Bir sabah kapımız çalınır ve karga tulumba götürülebiliriz. Josef K’nın kendine vehmettiği “Herhalde iftiraya uğradım” sözlerine hacet bile yoktur. Devlet bizzat müfteri, Kafka’nın Dava’sı yüz yıl sonra vaka-ı adiyedir bu memlekette. 

Üç yıldır Gezi’yle anılan Taksim Meydanı’na dikilen ucube okçu heykellerinin hedefinde tek tek biz varız artık. Dünyaya ve umuma ilan edilen budur. O oklar yaydan çıkmış, tam kalbimize saplanmıştır. Üzerimize basılıp cık diye gitmeden, sözü eyleme çevirmeli ya da suskunluğumuzun vebalini ödemeliyiz.

Döve döve öldürülen çocuklar, yerlerde sürüklenen anneler, kendini aç bırakarak oğluna mezar yapmak için dimdik duran babalar, yolda kadın-erkek yan yana yürüyorlar diye dövülenler, akşamları türkü söylenmesi ve ateş yakılması terörü azdırır bahanesiyle konulan yasaklar, tek adamın ve tek bayrağın ortaya koyduğu tablodur. Evet, bu resimde de fluya düşenlerimiz, durumu netleştikçe acıya ve yasa boğulacak olanlarımız var. 

Naçizane bir yazar olarak Kafka’nın bütün yazdıklarını niye yaktırmak istediğini o kadar iyi anlıyor ve her gün, başımıza gelen her olayda o kadar çok özeniyorum ki. Bu ağır ve ağrılı zamanlarda “Hepimiz Kafka’nın böcekleriyiz” diye yazmak bile bir teslimiyet gibi geliyor ve sözün eyleme halini değil de sinme, içe kapanma fiilini durmadan çekiştiriyormuşum gibi hissettiriyor bana. Kafka, ömrünü bütün bu insanlık halini anlatarak ve sonra Brod’a “Yak, yak, hepsini yak, gözüm görmesin” diyerek gitti. Bakalım biz okurlar ve dünyalılar, gördüklerimizle, sustuklarımızla, alıştıklarımız ve tanıklıklarımızla daha ne kadar ve nasıl yaşayıp nasıl gideceğiz? Kendine aydın diyenler bu “dava”dan nasıl beraat edecek? Eminim Kafka sağ olsaydı, o da bu soruların cevabını çok merak ederdi.


271

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA