FRANZ KAFKA: Lehte Konuşucular: MAHKEME yasaklardaki görkemin kendini açığa vurmasını sağlar

Fazla süslü olmayan yüksek kapılarıyla, dar, kemerli ve hafif dönemeçlerle uzayıp giden koridorlar, hatta koyu bir sessizlik için yapılmış gibiydiler, bir müze ya da kitaplığın koridorlarına benziyorlardı.

07 Haziran 2017 Çarşamba | PolitikART

Lehimde konuşacaklar var mı, belli değildi, bu konuda kesin bir şey öğrenememiştim; bütün yüzler benden kaçar gibiydi; karşıma çıkanların ve benim ikide bir koridorlarda rastladıklarımın çoğu şişman ve yaşlı kadınlara benziyordu; vücutlarını baştan aşağı örten koyu mavi ve beyaz yollu önlükleri vardı hepsinin, karınlarını sıvazlıyor ve hantal hantal sağa sola dönüp duruyorlardı.

Bir mahkeme binasında mıydık, bunu bile öğrenememiştim. Bir mahkemede bulunduğumuzu gösteren kimi belirtiler yok değildi ama pek çok şey de bunun tersini gösteriyordu. Bütün ayrıntılar bir yana, bana mahkemeyi en çok anımsatan şey bir uğultuydu; uzaktan uzağa işitiliyor, bir türlü arkası kesilmiyordu, hangi yönden geldiği söylenecek gibi değildi, her bir yanı öylesine dolduruyordu ki bütün yönlerden geliyor sanılabilir ya da o anda nasılsa bulunulan yer uğultunun gerçek kaynağıdır denilebilirdi; ama kuşkusuz bir aldanıştı bu, çünkü uğultu uzaktan geliyordu.

Fazla süslü olmayan yüksek kapılarıyla, dar, kemerli ve hafif dönemeçlerle uzayıp giden koridorlar, hatta koyu bir sessizlik için yapılmış gibiydiler, bir müze ya da kitaplığın koridorlarına benziyorlardı. Peki bir mahkeme değilse ne diye o zaman burada bir lehte konuşucu arıyordum? Çünkü her tarafta lehte bir konuşucu arıyordum da ondan; hani her tarafta gereklidir böyle bir konuşucu, hatta başka yerde mahkemeden daha gereklidir; çünkü kabul edilmelidir ki, mahkeme yargısını yasalara göre verir.

Burada adaletsiz ya da üstünkörü çalışılıyor dendi mi, nasıl yaşanır o zaman; mahkeme yasaklardaki görkemin kendini serbestçe açığa vurmasını sağlar, buna güvenilmelidir, bu biricik görevidir onun; suçlama, lehte konuşma ve yargı gibi şeylerin hepsi yasaların özünde saklı yatar, bir kimsenin burada işe karışması cinayet olur. Ama bir yargıya gelince iş başkadır; bir yargı şurada burada, akrabalar ve yabancılar, dostlar ve düşmanlar arasında, aile içinde ve topluluklarda, köyde kentte, kısaca her yerde yapılacak soruşturmalara dayanır. Burada işte öylesine gereklidir lehte konuşucular, yığınla lehte konuşucular, üstelik en iyileri, biri ötekinin hemen yanıbaşında, diri ve kalın bir duvar; çünkü lehte konuşucular yaradılıştan ağır kişilerdir; oysa suçlayıcılar, bu kurnaz tilkiler, bu çevik gelincikler, bu göze görünmez fareler en küçük deliklerde kayıp geçer, lehte konuşucuların bacakları arasından şipşak süzülüverirler. Onun için de sakınmak gerekir. Ben de zaten bu yüzden değil mi buradayım, lehte konuşucular topluyorum kendime. Ama bir tek olsun bulamadım henüz, yalnız bu kocakarılar gelip gidiyor, durmadan gelip gidiyorlar; arama işiyle uğraşmasaydım, onların bu davranışlarının uykumu getirmesi işten değildi.

Yanlış yere geldim; yanlış bir yere geldiğim duygusundan ne çare kurtaramıyorum kendimi. Öyle bir yerde olmalıydım ki, ortada çeşit çeşit insanlar bir araya gelmiş bulunsun, çeşitli bölgelerden, toplumun değişik sınıflarından ve her türlü meslekten değişik yaşta insanlar; bir kalabalık içinden işe yarayacakları, dost olanları, benim için lehte bir çift söz söyleyecekleri seçebilmeliydim. Büyük bir panayır da sanırım bu iş için hepsinden elverişliydi. Oysa ben bu koridorlarda sürtüp duruyor, yaşlı kadınlardan başka kimseleri göremiyordum; üstelik onlar da kalabalık değilleri pek ve hep aynı kişilerdi; bu üç beş kişi bile o hantal davranışlarına karşın kendilerini bana yakalatmayarak elimden kayı kayıveriyorlardı; yağmur bulutları gibi süzülüp gidiyorlar, gözleri benim bilmediğim işgüçlerinden başka şey görmüyordu. Ne diye böyle körü körüne bir binadan içeri dalıyor, giriş kapısı üstündeki tabelayı okumuyor, göz açıp kapamadan kendimi koridorlarda buluyor ve postu seriyorum buraya; öyle ki, ne zaman binanın önüne geldim, ne zaman merdivenleri koşup çıktım yukarı, hiç anımsadığım yok. Ama geri de dönemem; bu zaman kaybı, bu yanlış yolda olduğumu itiraf benim için katlanılacak gibi değil. Nasıl yani? Sabırsız bir uğultunun eşliğindeki bu kısa süreli hızlı yaşam içinde bir merdivenden aşağı mı ineceğim? Olacak şey mi?

Senin payına ayrılmış zaman o kadar kısa ki, bir saniye yitirdin mi bütün ömrünü yitirdin demektir; çünkü ömrün, yitirdiğin zamandan daha uzun değildir, uzunluğu yitirebileceğin zamanla birdir hep, yalnız o kadardır. Yani bir yolu tuttun mu, ne olursa olsun izlemeye bak, yalnızca kazanır, bir tehlikeye atmazsın kendini; belki sonunda yuvarlanırsın aşağı ama daha ilk adımların ardından geri dönüp koşarak merdivenleri inmeye kalkarsan, daha işin başında yuvarlanıp gidersin, hem belki falan da değil, yüzde yüz. Yani baktın ki bu koridorlarda bir şey göremedin, daha başka katlar vardır; ama yukarlarda da bir şey bulamadın mı zararı yok, yeni merdivenlere atıl, tırman yukarı; sen çıkmaktan vazgeçmedikçe, basamakların sonu gelmez, senin yukarlara tırmanan ayaklarının altında onlar da yükselip durur.

* Yazarın “Bir Savaşın Tasviri” romanında yer alan 

hikâyelerinden biri.


694

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA