Aşk olsun sana Dersim… Aşk olsun sana Rızo…

kemalbulbul44@hotmail.com | 04 Mayıs 2018 Cuma

KEMAL BÜLBÜL

4 Mayıs 1937 tarihinden önce Dersim’e 22 Sefer düzenlendi. Bu seferlerin adına “Sel seferleri” denmişti. Yavuz’dan kalmaydı Dersim’e “Sel seferleri” düzenlemek. 1514 “Mısır Seferi” sırasında Yavuz ilk Yavuzluğunu Dersim’de yapmıştı. II. Mahmut’un 1826’da tahta geçmesiyle başlayan “Dersim’e sel seferleri” II. Abdülhamit’in “Hamidiye Alayları” İttihat Terakki’nin “Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak” siyasetiyle devam etti. Osmanlı’nın son dönemindeki hemen her paşa ve müfettiş Dersim’e dair “Rapor hazırladı.” Osmanlı’nın son dönemi ve Tanzimat, İttihat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde Dersim’i “Yola getirmek için SEL SEFERLERİ” sistematik olarak kesintisiz devam etti. “Sarışın Kurt” Dersim’e “Medeniyet götürme” adı altındaki kirli ve kanlı politikayı yukarıdaki tarihi derslerden öğrenmişti. 

Sarışın Kurt “Şifre” buyurdu “Manevi evladı Sabiha’ya!” Havada, yerde “Canlı kalmayacak! Hareket eden her şeyi vuracaksınız!” 

Umum Müfettiş, bir eliyle anlının derin çizgilerinde tortulaşmış ırkçı nefreti gizleyip, ötekinin işaret parmağını tehditkâr titreterek, “Şifrenin” şifresi “Kırım!” dedi. Şifrenin efendisi, Şifreden sonra trenle Harput’a gelecek! Sahiden “Şifreye ne hacet, Rayber varken?” Her ağacın kurdu kendi özünden olur! 

Bilirdi Evled-ı Kerbela’nın bilge aklı, Halvori’de kırmızı elma üzerine ahdi kavil ederken çürük elmaların varlığını. Lakin “Kerbela benden davacı olur! Ahde vefa için Yol’da cefa çekmek, baş vermek gerekir!” diyordu. 

“Şifreyi” şifreye şifrelenmiş demir kilitli beyninde çözüp “Toplandı maiyet!”

“Halli cihetine gidilmeliydi, tren Harput’a gelmeden!”

Dersimli’nin kanıyla sulanmış dağ çiçeklerinden çelenk yapılıp Mamuretülaziz istasyonunda sunulacaktı trenin penceresinden Şifreni şefine!  

Tren, ziftli dumanıyla, zifiri karanlığı yararak Anadolu Yaylası’ndan bir karayılan gibi akıyordu Harput’ta… Harput’ta bir telaş… Pür telaş… 

Gece bitmeden “İpe çekilmeliydi şaki sergerdeler!”

72 İdiler Evladı Kerbela ve yarenleri… Tesadüf mü? Kerbela’nın şehitleri kadın, çocuk 71, Şahı Şehidan Hüseyin’le 72 idiler!…

Şifreye şifrelenmiş beyinlerde karar verilmişti lakin usulen de olsa mahkeme gerek! “Tatil” de olsa, “Karanlık” da olsa, “Samiin” olmasa da… (80 yıl sonra; Çocuk da olsa, kadın da olsa gereği yapılacak…! Diye başlayıp katliam fermanı veren zihniyet hala iş başında!) “Şifrenin lüzumu üzere!... Harput’ta varmadan tren, derdest edilen “Şaki mevta olmalıydı!...”

Hışımla ayağa kalktı “Maiyet”… Tatil, mesai kılındı şifrenin emriyle! Karanlığa far tutuldu, Tek dişi kalmış medeniyetin lütuf-u mazharlarıyla, ışığa gark oldu şifreye kitlenmiş gözler…! 

Mazbut olunmuşlar mezbahalık koyundu Şifrenin Efendisine maiyet olanların nazarında!

“Bu adamı tanırım 64 yaşındadır!” yalanıyla 40 Tl. karşılığında Pir Seyit Rıza’nın Yaşına tanık gösterilenler nerden bilir bilgeliğin yaşını? Hak’tan halka giden Yol’dur Evladı Kerbela. Yol’un yaşı mı olur? “Dörtnala uzak Asya’dan gelip” nice katliamlarla memleketi kan gölüne çeviren ve kılıcını “Akdeniz’de” yıkayanların torunları pak şanlı mahkemeleriyle kararını verdi! Evladı Kerbela’ya son sözünü sordular! “Sizin oyunlarınızla başa çıkamadım bu bana dert oldu! Ben de sizin önünüzde eğilmiyorum bu da size dert olsun!” dedi… 

“Şefkat buyurup(!) tomofile konuk ettiler” Evledı Kerbela’yı. Sureti Hakkın sureti gülümsedi celladına! “Seni Ankara’dan beni idam etmek için mi gönderdiler?” dedi İhsan Sabri Çağlayangil denen cellada. Celladın yüzünü alev sarmış gibi ürperdi, kaçırdı korkak bakışlarını. 

Evveli Hüseyin, ahiri Mansur, Evladı Kerbela Mansur’dan bilirdi ki “Aşıkların miracı darda olur!” Cellat İ.S.Çağlayangil’in “Hatıratım” kitabında anlattığı üzere, “Yeri sarsarcasına heybetlice yürüdü! Celladı kenara itip sehpaya çıktı! Soğuk gecenin alacakaranlığında on binlerce insana hitap ediyormuş gibi, Evladı Kerbelayıx bi xatayıx, ayıptır, günahtı, cinayettir!” dedi ve Mansur’un Dar’ı Evladı Kerbelaya niyaz eyledi. 

“Sarışın bir Kurda benziyordu!” “Vatanın yüce menfaatleri” için Sıngeç Köprüsü’nü açmak, asi, sergerdelere medeniyeti öğretmek için gelmişti! “Tek dişi kalmış canavar” Yedi başlı ejderhadan beterdi, kana doymuyordu! 

“Dörtnala, Uzak Asya’dan gelen“ manevi evlatlar “Tunç” dökecek gökyüzünden Dersim’in canına! Dersim TUNÇ ELİ” olacaktı artık. Malazgirt Meydanı’nda Kürde mihman olanların torunları, Ergenekon’da eritilen demirden kalıbını yapacaktı “Bütünlüğü bölünmez vatanın!” Hasılı… Her şey vatan için! “Sarışın Kurt” köprünün korkuluğuna oturdu. “Huzur içinde, gökte süzülen kahraman kadın, manevi evladın geçit resmini izledi!... İstikbal göklerdeydi!” Dersimli genç, yaşlı, çocuk canların parçalanmış cesetleri yerlerde!!! Emre binaen “Kahraman ve şanlı” ordunun evlatları Dersimin kızlarını alıkoymuştu!!! 

“Unut gitsin! Yüzleşmeye ne hacet? Zihin kirliliği Sakallı Nurettin… Muhafız Alay Komutanı olmazdan önce sürülerce katille kırım yapan ve ortadan kaldırana kadar akla karayı seçtiğin Topal Osman da nerden geldi aklına?” Deyip sigarasından bir nefes daha çekti! Bir de rakı, beyaz leblebi olsa!... 

Hak için, halk için Hakka Yürüyen Pir Seyit Rıza ve Dersim şehitleri aşkına Ulu Divan kuruldu! Kırklar meydana indi! 

Pir Sultan Abdal “Sarı tamburasını” inletti “Dönen dönsün biz dönmeyiz Yolumuz’dan!” Seyit Nesimi “Gökyüzünden” sedasını yükseltti… “Ey Pir Seyit Rıza, iki cihan sığar bizde, biz cihana sığmayız! Gevheri la mekan biziz, kevn û mekana sığmayız!” 

Darı Mansur’dan Hak katına erenler Ulu Divan’da semaha durdular… Yarenler pervane, Erenler pervaz oldu. Bir derin girdaba dönüştü zaman… Girdabın dehlizi sarmalayıp Evladı Kerbelayı Ulu Divan’a götürdü. 

Dolu içti Kırkların elinden Evladı Kerbela… Esrik oldu! 

Rıza Şehri’nin Rızası, yareni Bese, yoldaşı Ali Şer, haldaşı Zarife Xanım semah döndüler, çarxı pervaz oldular…

Fırat köpürüp kabardı! Dicle Mansur’un küllerini yıkayıp Munzur Dağı’na serpti! Munzur yeşile kesti! Zilan Deresi kan kırmızı, Harran Ovası gün sarısıydı…

Dersim’de zaman durdu! Munzur suyu akmadı, yüce dağların rüzgarı ağaçların dallarına takılı kaldı. Cümle Erenler, “Aşk olsun sana Rızo, Aşkı niyaz olsun!” dediler!



1501
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: