Beni öldürdüler

26 Nisan 2018 Perşembe

UMUR HOZATLI

Uyuyordum, Özlem aradı, bazen bir kadının gözlerinde gördüğünüz uçurumu sesinde duyarsınız, uçurum gibiydi sesi.

Baktım, çöl kırmızısı bir sabah, köy olmaktan utanıp şehir olmaya çalışan bu acayip yerin sabahları Arap bir mankenin makyajsız hali gibidir, gözlerindeki çapağı yeni temizliyordu şehir.

Pencerenin camına çarpıp kaçan Arap çöllerinden gelmiş kum taneciklerini izleyerek dinledim.

Hayatımızdaki yeri eşeğimizden sonra gelen adamlar 15 yıldır bıçakladıkları koca ülkeye herkesin gözü önünde son öldürücü darbeleri vurmaya karar vermiş.  

Özlem’in uçurum sesi kulağımdan beynime gidene kadar iki kez karakter değiştirdi.

İlki Shakespeare’in Macbeth’indeki çocuğun sesiydi; katil bıçaklayınca çocuk annesine seslenir; “Beni öldürdü anne, sen kaç, ne olur!”

Sonra birden Santiago’nun sesi oldu, ki asıl mesele Santiago’nun hikayesindeydi zaten.

“Beni öldürdüler” diyordu Santiago, ölmek üzere evine giderken.

Bir insan, ölmeden nasıl öldüğünün haberini verebilir?

Bir insan ölmemişse, nasıl “beni öldürdüler” diyebilir?

Her şey görmeye bağlıydı çünkü, Santiago yere yığılana kadar kasabalılar ona bakıyor ve elbirliğiyle bir cinayet işlediklerini göremiyorlardı, ama Santiago daha yaralıyken öldüğünü görüyordu.

Bakmakla görmek arasındaki fark buydu.

Edebiyat tarihinin en şair çatlatan cümlelerinden bir olan bu cümlenin arkasında Marquez’in gerçek bir hikayeden başlayarak yazdığı sıra dışı bir cinayetin muhteşem romanı yatıyordu; “Kırmızı Pazartesi”.

Özlem’in sesindeki uçurum, bir anda Kırmızı Pazartesi’nin her sayfasını Türkiye ve Kürdistan’ın son 15 yıllık tarihiyle kapladı.

Bu iki ülkenin son 15 yılda kaç kere “kırmızı pazartesi”ye uyandığını, kaç kere “beni öldürdüler” diye haykırdığını hatırlamıyorum, her seçim, her meclis oturumu, her konuşma, her toplantı bir cinayetin anatomisini çıkarmak gibi olduğundan kriminal bir hayata mahkum olmamak için katiller tiyatrosundan uzak durmaya çalışıyorum. Ama bu iki ülkenin defalarca haykırdığı sesi hiç unutamıyorum: “Bizi öldürdüler”

Shakespeare’in Macbeth’ini tam hatırlamıyorum, Kırmızı Pazartesi’yi neredeyse sayfa sayfa hatırlıyorum. Marquez’in anlattığı o kasaba ve işlenen cinayet Türkiye ve Kürdistan’ın ironik minyatürü gibidir, Santiago masum Kürdistan’dır.

Her şey bir düğünle başlar; damat, düğün gecesi gelini götürüp babasının evine bırakır, gelin bakire değildir ve bekaretini Santiago Nassar’a verdiğini söyler. Aslında bu doğru değildir, gelin sevdiği adamı korumak için “suç”u Santiago’ya yıkmıştır. Gelinin ikiz kardeşleri hiçbir kanıta gerek duymadan, sorup araştırmadan Santiago’yu öldürmeye karar verir. 

Karardan ve cinayet hazırlıklarından tüm kasabanın haberi olur. Ancak kimse cinayeti engellemeye çalışmaz, herkes cinayet hazırlıklarını görür, konuşulanları duyar, bir gencin öldürüleceğini bilir ama hiç kimse genci hayatta tutmak için bir şey yapmaz. Tüm kasaba, suçlu olup olmadığını düşünmeden, işlenecek cinayeti gerçekleşmeyecek bir masalmış gibi algılayıp gerçeklikten uzak, günlük yaşamlarının ayrıntıları içinde bir eşik sohbeti haline getirir. Sadece kim olduğu bilinmeyen biri Santiago’nun evine öldürüleceğine dair bir mektup bırakır ama o da öldürüldükten sonra bulunur.

Cinayetin işleneceği sabah kasabaya bir din adamı gelecektir, adamı karşılamaya gidecekler arasında Santiago da olacak. Gelinin kardeşleri kasaba meydanındaki sütçü dükkanında bıçaklarıyla beklemeye başlar, cinayet bugün işlenecek. Santiago dükkanın önüne geldiğinde katil adayları hareketlenir ancak sütçü engel olur, “din adamını görsün, sonra öldürün” der, bu sadece kısa bir ertelemedir, katil adayları kabul eder.   

Sonunda Santiago Nassar, kalabalığın ortasında, herkesin seyirlik bakışları arasında ikiz katiller tarafından defalarca bıçaklanır, Santiago iniltiler arasında, delik-deşik olmuş karnından sarkan bağırsaklarını toplayıp acılar içinde evine doğru yürümeye başlar.

Kimse yardım etmez.

Koca bir kasabanın halkı, basireti bağlanmış vicdanları uyanmadan önce öldürüleceğini bilip engellemediği Santiago’ya şimdi de yardım etmiyordu.

Genç adam sendeleyerek düşe-kalka kendi ölümüne doğru ilerledi. Evin yakınlarına geldiğinde bir ses duydu; “Santiago, yavrum, neyin var?” 

Seslenen halasıydı.

Santiago o şair utandıran haykırışı burada yaptı: “Beni öldürdüler.”



941
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: