Dönerci gitti, soya sütü geldi Şehrime ne oluyor?

11 Ocak 2018 Perşembe

DİLAR DİRİK

Son dönemlerde Avrupa’da kalanlar dışarıda dolaşırken şöyle bir tabloyu fark etmiştir. Yıllardır gördüğünüz genelde yabancıların benimsediği sokaklar, çarşılar, mahallelerde bir değişiklik var. Özentili yeme içme yerleri, gittikçe modern bir estetiğe sahip olan mekanlar. O kötü, kırık, kirli duvarlar boyanmış ve yerine sanatsal projeler gelmiş. Ama..! Eskiden buralarda oturan insanlara ne oldu? Bu yeni gelen takım elbiseli ofis adamları buranın işçisini ne yaptı? Eskiden bu devletin aksattığı ve beyazların terk ettiği bu sokakta oturan "yabancı” aileler nereye gitti? Dönerci gitti, yerine bin çeşit pahalı ürün satan entel kesimine hitap eden kafe yerleşti. Kısacası şehir değişti. Sözde zenginleşti, modernleşti, güzelleşti. Ama bunun hesabı kime kesilecek? 

Son yıllarda özellikle batıdaki sol kesiminde "gentrification” diye bir olgudan bahsediliyor. Öncelikle kavramı anlayalım: Türkçe’de gentrification "soylulaştırma”, "kentsel süzülme", "seçkinleştirme” olarak çeviriliyor. Mekanizması da şudur: bilinçli bir şekilde bazı mahallelerde kiralar yükseltiliyor, yatırım yapılıyor ve "doğal olarak", yoksullar göç etmek zorunda kalıyor ve ekonomik durumu sağlam olanlar yerleşiyor. Kendileri ile birlikte burjuva kültürünü getiriyorlar ve emekçilerin ve yabancıların ürettiği renkleri, dinamikleri ve güzellikleri kendilerine mal ediyorlar. Araplara karşı ırkçılık yapan bir Alman, mesela bu şekilde sarışın bir kafe çalışanına humus siparişini verebiliyor. Savaşlardan, Avrupa sömürgeciliğinden kaçıp Avrupa’ya göçen Ortadoğuluları ve Afrikalıları evlerinden ederek, mahallelerine ödüllü Ortadoğulu, Afrikalı sanatçıların filmlerini izlemek için sinema açılıyor. İşçiler, sanatçılar, yoksullar, yerel halk, gençler, kadınlar tarafından dayanışma ağları, emek, direniş ve doğallık ile üretilen değerler, zenginlikler, özellikler ve kültürler, egemenler tarafından satın alınıp tarihe ve topluma el konuluyor. Siz üretin, biz kendimize mal ederiz mantığı işliyor. Şirin yüzlü bir sömürgecilik!

Örneğin; Almanya‘nın en çok yabancı nüfusuna sahip Offenbach kenti hem renkli ve kozmopolit hem de şiddet ve suç dolu olmasıyla ülkede adı çıkmıştır. Almanlardan çok daha fazla yabancı var. Şehrin ekonomik durumu ülkeye göre çok daha düşük. Main Nehri kenarındaki Nordend mahallesinde farklı farklı diller, kültürler yan yana yaşıyor. Şimdi belediye oraya kocaman "Hafen" diye bir mahalle yaptı – toplu konuklar, AVM hatta ayrı bir okulu bile var. Güvenlik sağlanıyor, buraya ait olmayanlar gözetleniyor. Mesaj şudur: Burası yabancılara yönelik yapılmamıştır. Hele yoksullar hiç yaklaşmasın. Offenbach’ın karakterine tahammül edemeyen Almanlar için yapılan bir barınaktır burası. Yabancılar Hafen’a neredeyse turizm amacıyla gidiyor. Yoksulluk, suç, hırsızlık, korku, kavga, dövüş yok. Özenti gelişiyor. Kapitalizmin "çok çalışırsan, sen de buraya ulaşabilirsin" yalanı gerçekçi kılınıyor. Halbuki bu proje bilinçli bir şekilde elitler ve devlet tarafından inşa edilmiştir ki bazıları bu hayal ülkesine sığınsın, bazıları sınırlarının dışında kalsın. 

Analizlere göre Erdoğan’ın savaş konseptinde de aynı zamanda böyle bir proje işliyor. Amed’in tarihi Sur’u da bilindiği gibi çok güçlü bir toplum olarak devlete karşı direnen halkı barındırıyor, aynı zamanda geçmişte 90’lar savaşından Suriçi’ne göç etmiş genelde yoksul bir kesimi kapsıyor. Sur gibi Kürdistan tarihini derin bir şekilde ifade eden ve Kürt halkı için kültürel bir değer olan bir mekanı sistematik olarak yerle bir ederken devlet sadece insanların yaşam alanlarını yok etmekle yetinmiyor, aynı zamanda "kentsel dönüşüm" adına mekanın görüntüsü, estetiği ve içeriği ile tamamen değiştiriyor. Turizme açılmak adına yerel insanların anılarını, acılarını, tarihlerini yok ederek kafeler, alışveriş merkezleri kurarak burjuva bir coğrafya oluşturuyor. Bu, toplumun kapitalist moderniteyle asimilasyonu, toplumsal hafızasının kaybettirilmesi anlamına geliyor. Mevcut sistemin kültürel egemenliği, fiziki zor kullanmadan insanları zorla göç ettiriyor. Ama aynı zamanda işçi sınıfın ve yerel halkların kültürünü, renklerini ve tarihteki izlerini siliyor.

Kapitalist devlet, çevremizi sadece askeri ve polisiyle işgal etmiyor, çevreyi değiştirerek kültürümüzü, yaşam tarzımızı ve zihniyetimizi binaları gibi şekillendirmeye çalışıyor.



1844
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: