Seçme ve seçilme hakkının ‘bahşedilmesi’ üzerine

07 Aralık 2017 Perşembe

ARZU DEMİR

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin 85. yıldönümü” nedeniyle yaptığı konuşmanın kadınlarla ilgili bölümü hayli trajikomikti. Günün anlam ve önemine binaen yapılan konuşmada, kadınlara seçme ve seçilme hakkının nasıl bahşedildiğini anlattı, ardından da partilerinde yüzde 33 cinsiyet kotasını uyguladıkları için övündü. “Yeter mi” diye sorup, kendi yanıtladı, “Hayır. Bütün kadınların önünde söz veriyorum, önümüzdeki günlerde Grup Başkanvekillerine talimatım yüzde 33 cinsiyet kotası içeren siyasi partiler yasası değişikliğini TBMM’ye sununuz” dedi.

Trajikomik gerçektende! Parlamentoda HDP gibi tüm parti örgütlerinde eşbaşkanlık sistemini uygulayan, parlamentoda kadın grubu kuran, toplumsal cinsiyet eşitliğini her yerde uygulama niyeti ve çabasında olan bir parti varken, kadınlara “yüzde 33 cinsiyet eşitliği”ni bir müjde gibi sunmak da ne demek oluyor? Böylesi bir yaklaşım ancak erkek egemen bir akla aittir. Erkeklerin partisi olan CHP, hayatın ve siyasetin o kadar gerisinden geliyor ki, Genel Başkanı yüzde 33’lük kotadan bahsedebiliyor.

Gelelim, cumhuriyetin kadınlara “bahşettiği” seçme ve seçilme hakkı meselesine. CHP, yıllardır bu düzenlemeleri, Kemalist iktidarın kadından yana politikalarının bir kanıtı olarak sunsa da, gerçek hiç de öyle değil. 1930 yılında belediye, 1935 yılında da milletvekili seçimlerine kadınların katılmasına ilişkin yasal düzenlemeler, Türk ulus devletleşmesinin ihtiyaçlarından biriydi. Yüzünü Batı‘ya dönmüş bir “cumhuriyet kadını” yaratılması ihtiyacının bir ürünüydü. İktidarın ihtiyaçlarının yanı sıra, 1890’larda Osmanlı’da başlayan ve Türk devletinin kuruluşunda da devam eden kadın hareketinin varlığı, Kemalistlerin görmediği -ya da görüp yok saydığı- bir başka hakikattir. “Mahsus Gazete”nin çıkışıyla başlayan Osmanlı kadın hareketinde, Fatma Aliye, Nigar Hanım ve Makbule Leman kadın hakları konusunda çalışan isimlerdi. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında etkisini gösteren isimlerden biri de Nezihe Muhiddin’di.

Nezihe Muhiddin’in önderliğindeki bir grup kadın, 1923 yılının Haziran ayında “Kadınlar Halk Fırkası”nın kuruluşu için İçişleri Bakanlığı’na başvuruda bulundu. Başvuruya aylar sonra verilen yanıtta, hükümetin “bazı düşünceler” nedeniyle partinin kuruluşuna izin vermediği belirtilmişti. “Bazı düşünceler” elbette kadınlara açıklanmadı ancak bunları tahmin etmek hiç de zor değildi. Çünkü cinsiyetçilik de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu genetik kodu olarak belirlenmişti.

Kadınlar, örgütlerini “Birliğin siyasetle alakası yoktur” maddesini kuruluş bildirgesine koyarak kurabildiler. Bu kez “fırka”, yani parti değil, Kadınlar Birliği kuruldu. Birlik, 1925 yılında kadınların oy hakkı iktidarın tahayyülünde bile yokken, İstanbul’dan Halide Edib ve Nezihe Muhiddin’i Meclis’e aday gösterdi. Bu elbette propagandif bir amaç taşıyordu. Nezihe Muhiddin ve çevresindeki kadınlar, siyasal haklar için mücadeleyi Kadınlar Birliği içinde de sürdürdü. 1927 yılındaki kongrede, “Birliğin, siyasal hakların kazanılması” için mücadele edeceği maddesi tüzüğe eklendi. Kadınların siyasal hak mücadelesine, Kemalist iktidarın yanıtı, Kadınlar Birliği’nin polis tarafından aranması, Nezihe Muhiddin’in “yolsuzluk”la suçlanarak, itibarsızlaştırılmak istenmesi oldu. Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının, Kadın Birliği’nden uzaklaştırılmasının ardından birlik, 1935 yılına kadar açık kaldı. Ancak iktidarın çizgisinde vitrin olarak durdu. Ne zaman ki iktidar çizgisinin dışına çıktı, kapısına kilit vuruldu. Birliğin 12. kongresinde hakim olan savaş karşıtı hava, derneğin sonunu getirmesine yetti. İkinci Dünya Savaşı öncesinde savaş tamtamlarının çaldığı bir ortamda, barış ve silahsızlanma isteyen kadınların varlığı, iktidar için tehditti. Tehdidi “bertaraf” etmek için birliğin faaliyetine son verildi. Öncesinde Nezihe Muhiddin gibi bir kadın lider baskı ve hakaretlerle tarih ve politika dışına sürülürken, kadınlar hepten örgütsüz bırakıldı.

Kadınlar, seçme ve seçilme hakkına sahip olabildi ancak bu da karikatürden öteye geçmedi. Çünkü tek parti diktatörlüğünde serbest seçim olamazdı. 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu ile ülkedeki tüm muhalefet hareketleri şiddet ve kanla bastırılıp, siyasi partiler kapatılmıştı. Bu arada Kadınlar Birliği, açık kalan kurumlardandı. Çünkü iktidarın “cumhuriyetçi kadın” planı için gerekliydi ve de tehdit içermiyordu. Mustafa Kemal, baktı ki olmuyor, halkın hoşnutsuzluğu artırıyor, 1930 yılında Serbest Fırka’yı kurdu. Ancak kendi kurduğu muhalefet partisine bile bir yıl dayanabildi. Bu parti de kapatıldı. Kadınlar, ilk kez 1935 yılındaki genel seçimlere katıldı ve 18 sandalye elde etti.

İşin gerçeğinde görülüyor ki, kadınlar bugün olduğu gibi dün de hangi hakkı kazandılarsa mücadele ederek kazandılar. Yarın da böyle olacak, ta ki kadın ile erkek, insan ile doğa, işçi ile patron arasındaki her türlü mülkiyet ilişkisi son buluncaya kadar.




266
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: