Dillere ayrımcılık Kürtçe’ye düşmanlık

24 Temmuz 2017 Pazartesi

ŞERİF DERİNCE

Ayrımcılık, bir kişi veya grubun etnik mensubiyet, din, dil, ırk, ten rengi, cinsiyet, sınıf veya benzeri bir özelliğinden dolayı açık veya dolaylı olarak ötekileştirilmesi, dezavantajlı duruma getirilmesi olarak tanımlanır. Çin’den ta Maçin’e kadar hemen her ülkenin yasalarında, uluslararası sözleşmelerde, evrensel haklar bildirilerinde ve tüm dillerde ayrımcılığın yasak veya kabul edilemez olduğu belirtilir. İnsan Haklar Evrensel Beyannamesi’nin ikinci maddesine göre “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.” Türk anayasasında ayrımcılık ile ilgili olan 10. madde şöyle diyor: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” 

Yasalar, sözleşmeler böyle dese de gerçeklik çok farklı yaşanıyor. Gündelik hayatın her alanında türlü türlü ayrımcılık pratikleri yaşanıyor. Bu pratiklerin büyük bir çoğunluğu da sistematik bir şekilde tekrarlanıyor, diğer bir deyişle yapısal ayrımcılık söz konusu. Ayrımcılık yapısal olunca, diğer bir deyişle iktidar mekanizmalarına göre şekillenince, sadece bir pratik olarak kalmıyor, aynı zamanda sorgulanmadan devam ettirilen bir yaklaşım haline geliyor.

Bu anlamda yapısal ayrımcılığın en fazla gün yüzüne çıktığı konuların başında dile yaklaşım geliyor. Türkiye’de genel olarak dillere karşı hastalıklı bir yaklaşım olduğu aşikar. Egemen dil olan Türkçe’nin bile sadece elitleştirilen, devlet dili olarak kabul edilen İstanbul Ağzı dışındaki Türkçelere karşı bir tepeden bakma, küçük görme, “bozuk” kabul etme anlayışı göz önünde bulundurulduğunda, Türkçe dışındaki dillere yaklaşımın bunca ayrımcı olması daha iyi anlaşılıyor. 

Söz konusu dil Kürtçe olunca, tüm kurumlarıyla Türk devletinin ve çoğunluk kamuoyunun yaklaşımını açıklamak için “ayrımcılık” bile yetersiz kalıyor; zira bunun da ötesinde adeta bir “düşmanlık” besleniyor. Durumun bir asırdan uzun bir süredir böyle olduğunu belgeleriyle gösteren birçok çalışma mevcut. Ayrıca hergün milyonlarca Kürt gündelik hayatında bu muameleye maruz kalıyor. Örneğin sadece son bir haftaya bile bakıldığında basına yansıyan iki çok ciddi düşmanca yaklaşım olduğunu görüyoruz. Bunlardan bir tanesi, Kilis cezaevinde tutuklu bulunan Mesut Gökhan’ın Kürtçe mektup aldığı için işkenceye uğraması ile ortaya çıktı. Diğer bir örnek de, Büyükada’da gözaltına alınıp sonra tutuklanan insan hakları savunucularına yönelik suçlamalardan bir tanesi de “üzerinde Kürtçe yer isimleri olan harita bulundurmak” olarak ifade ediliyor. Kürtçe görünce kırmızı görmüş boğa misali, içerikten bağımsız aynı düşmanlık sergileniyor.

Her gün cezaevlerinde, okullarda, hastanelerde, işyerlerinde, şantiyelerde, sokaklarda Kürtçe’ye yönelik bu düşmanca yaklaşım yeniden üretiliyor. Durum öyle bir hal almış ki artık bu yaklaşım sadece egemenler değil, birçok Kürt tarafından da içselleştirilmiş durumda. Ne söz konusu düşmanlığı uygulayanlar yaptıklarını sorguluyor ne de buna maruz kalan birçok Kürt “dur” diyebiliyor.

Zaten hiçbir zaman demokratik olmayan bir ülke olan Türkiye’de son yıllarda adım adım inşa edilen zorbalık rejimi ile beraber her türlü ayrımcılık kurumsallaşıyor, Kürtçe’ye yönelik düşmanlık ise kanun haline geliyor.

Peki burdan çıkış var mı, var elbette. Toplumsal mücadele. Ancak bu mücadelede eskiden çok önemsenen meclis bir aktör değil artık.



1301
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: