Son Rakka Hamlesi ve etkileri

19 Haziran 2017 Pazartesi

SELAHATTİN ERDEM

Demokratik Suriye Kuvvetleri(QSD) “Büyük Savaş” adıyla yeni bir Rakka Hamlesi başlattı. Hedef olarak Rakka şehir merkezinin DAİŞ’ten kurtarılması ve özgürleştirilmesinin amaçlandığı açıklandı. Söz konusu hamlenin, büyük Rakka Operasyonunun son hamlesi olduğu belirtiliyor. Böylece faşist DAİŞ çetelerinin, “Başkent” olarak ilan ettikleri Rakka’dan da çıkartılmaları hedefleniyor. Eğer söz konusu hamle başarılı olursa, bu temelde DAİŞ faşizminin sonunun geleceği anlaşılıyor. En azından artık mevcut etkinliği kalmayacak ve belki de DAİŞ adıyla faaliyet yürütemeyecektir. 

QSD Karargahından yapılan açıklamalara göre, söz konusu hamle başarıyla başlamış bulunuyor. İlk günde birçok çevre köyün özgürleştirildiği, 10 DAİŞ emirinin teslim olduğu ve DAİŞ’e etkili bir darbe vurulduğu açıklandı. İlk on gün sonunda ise, Rakka’nın dört mahallesinin özgürleştirildiği ve üç yüz on iki DAİŞ çetesinin öldürüldüğü basına duyuruldu. QSD’nin Rakka Operasyon Karargahı, hamlenin planlandığı gibi yürüdüğünü ve birliklerinin şehir içinde de başarıyla ilerlediğini belirtiyor. Artık DAİŞ efsanesinde sona doğru gelinmekte olduğu anlaşılıyor. 

Kuşkusuz söz konusu hamle başarıya ulaşır ve Rakka QSD’nin eline geçerse ve böylece DAİŞ başkenti olan Rakka’da da yenilgiye uğratılırsa, o zaman bunun siyasi ve askeri sonuçları çok fazla olacaktır. Suriye’deki siyasi ve askeri dengelerde çok ciddi bir değişiklik yaşanacağı gibi, Irak ve Ortadoğu’daki siyasi ve askeri dengeler de değişecektir. Bu durum o kadar önemli ve kesindir ki, daha şimdiden bu yönlü önemli tartışmalar ve yeni ilişki arayışları başlamış bulunmaktadır. Hatta Rakka Hamlesinin başlaması ardından Türkiye ve İran’ı da yakından etkileyen yeni politik ve askeri olaylar yaşanmış durumdadır. 

Öncelikle Suriye’nin doğusunda, yani Suriye-Irak-Ürdün sınır hattında yaşanan yeni askeri olaylardan söz etmemiz gerekiyor. QSD’nin bu hattı tümden ele geçireceğinden korkmuş olacak ki, İran Devleti “Haşdi Şabi” adıyla örgütlediği güçleri Şengal’den başlayarak sınır hattı boyunca hemen harekete geçirmiş ve birçok alanı DAİŞ’ten almış bulunmaktadır. Aynı zamanda Esad Kuvvetlerinin de aynı mıntıkada batı hattından hareketlendirilmesi yaşanmıştır. Kuşkusuz Haşdi Şabi Irak ordusunun bir birliği olarak tanımlanmaktadır. Yine Esad kuvvetlerinin ayrı devlet olduğu söylenmektedir. Ancak tüm bu güçlerin İran Devleti tarafından yönlendirildikleri de bir gerçektir. Dolayısıyla Haşdi Şabi ile Esad Kuvvetlerinin söz konusu hareketlenmelerinin İran tarafından planlanıp uygulamaya konulduğu tartışmasızdır.

Açığa çıkıyor ki, İran Devleti QSD’nin Suriye-Irak sınırında ilerlemesinden korkmakta ve bunu kendi çıkarlarına karşıt görerek engellemek ve önünü kesmek istemektedir. Zira bilmektedir ki, Rakka’nın kurtarılması ardından Derizor ve çevresi gelecek ve böylece Suriye-Irak sınırı tümden QSD tarafından denetlenir olacaktır. Bu da İran’ın bölgesel çapta öngördüğü “Şii Kemeri” planının önünü kesecektir. Böyle bir durumda Tahran-Beyrut kara bağlantısı kurulamayacaktır. Oysa İran devleti söz konusu projeyi bölgesel hegemonyasının esası olarak görmekte ve gerçekleşmesi için yoğun bir çaba harcamaktadır. 

Rakka Operasyonunda QSD’nin önünü kesmek ve başarısını engellemek için AKP faşizminin ne kadar büyük bir çaba harcadığı bilinmektedir. Yine yeni ABD Başkanının İran’ı “Terörü desteklemekle” suçlamasının esasında Doğu Suriye’deki mücadeleden kaynaklandığı yoğunca değerlendirilmiştir. Hatta ABD’nin Ürdün’ün başkenti Amman’da askeri birlikler eğiterek söz konusu alana yerleştirmek için askeri hazırlık yaptığı bile söylenmektedir. Şimdi İran’ın da çok açık bir biçimde söz konusu kavgaya katılmış olması, Doğu Suriye mücadelesinin ne kadar kapsamlı ve derin olduğunu ortaya koymaktadır. Fırat’ın batı yakasındaki Kuzey Suriye kavgası ardından şimdi bir de Doğu Suriye kavgası yoğunlaşmış bulunmaktadır.

Bu noktada esas anlaşılması gereken husus, bölgeyi ciddi bir biçimde sarsmış olan “Katar Krizi” ve İran’ın başkentindeki askeri olaylar ile söz konusu kavganın ne oranda ilişkili olduğu konusudur. Zira QSD’nin son Rakka Hamlesi ve Haşdi Şabi’nin Şengal’e ve sınıra yönelik askeri hareketliliği ardından söz konusu olaylar yaşanmıştır. Örneğin, Tahran’da hem İmam Humeyni’nin mezarına ve hem de İran Meclisine yönelik askeri saldırılar olmuştur. Kuşkusuz söz konusu saldırılar öyle basit olaylar değildir. Her ne kadar söz konusu saldırıları DAİŞ’in üstlenmiş olduğu açıklansa da, bunu sadece bir DAİŞ insiyatifi olarak görmek de gerçeği tam ifade etmez. Zira söz konusu saldırılar seçim sonrası İran’da ciddi bir sarsıntı ortaya çıkarmıştır. Ve bu saldırıların İran Yönetimine verilen çok güçlü bir mesaj olduğu da kesindir. Acaba Haşdi Şabi’nin Irak-Suriye sınırındaki hamlesine karşılık olarak İran Yönetimi bu biçimde uyarılmış mıdır? İran Yönetimine, “Sen böyle yaparsan, o zaman savaşı kendi evinde bulursun” mu denilmiştir?

Belli ki Tahran’daki saldırılar hem ciddi ve hem de karışıktır. Bunların arkasında ABD politikalarının olduğu ve de Suudi Yönetimi tarafından yaptırıldığı en güçlü olasılıktır. Eğer böyleyse, o zaman Ortadoğu’daki Üçüncü Dünya Savaşının İran alanına fiili yayılma sürecinin başlamış olduğu söylenebilir. Yani bu tür saldırılar tekil kalmayacak, arkası gelerek yaygınlık kazanacaktır. Ancak tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, İran Devleti de bu durumu kendine muhalif olanları ezmede kullanmak isteyecektir. Nasıl ki 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi ardın 20 Temmuz OHAL darbesini geliştirerek Tayyip Erdoğan iktidarını güçlendirmeye çalıştıysa, Ali Xamaney Yönetimi de böyle yapmak isteyecektir. Belki o da Tayyip Erdoğan gibi “Allah’ın bir lütfu” olarak bakmaktadır.

Tabi Katar Krizinin bundan daha karmaşık ve ağır bir durum olduğu da kesindir. Nitekim ABD tarafından başlatılan bu kriz Arap Aleminin büyük bir kesimini içine alarak neredeyse küresel bir olay haline gelmiştir. Çok sayıda Arap Devleti Katar’a yaptırım uygulamaya başlamış ve bunun sonucunda Katar tam bir abluka altına girmiştir. ABD Başkanı “Ben terörü destekleyenler var dedim, bölge devletleri de Katar’ı gösterdiler” diyerek söz konusu krizin nasıl geliştiğini ortaya koymuştur. İçeriğinden bağımsız olarak, burada öncelikle sorulması gereken şudur: Acaba ABD Başkanı neden daha önce veya sonra değil de Doğu Suriye mücadelesinin kızıştığı bir süreçte söz konusu krizi başlatmıştır? Belli ki Katar krizinin önemli bir boyutu da Doğu Suriye mücadelesiyle ilişkili olmasıdır. 

İçerik ise şöyledir: Mevcut Katar yönetimi “Teröre maddi destek vermek” ile suçlanmaktadır. Görüldüğü kadarıyla Katar Yönetimi de “Terör örgütü” denen güçlere mali destek verdiğini inkâr etmemektedir. Zaten etmesi de mümkün değildir. Çünkü DAİŞ’i şimdiye kadar finanse eden güçlerin Suudi, Katar ve TC ittifakı olduğu bilinmektedir. Nitekim Tayyip Erdoğan Yönetimi söz konusu suçlamaya en başta ve herkesten çok tepki veren güç olmuştur. Çünkü söz konusu suçlamanın kendisine de yapıldığını hemen anlamıştır. Zira ortada tam bir suç ortaklığı durumu vardır. Dahası ABD Katar Yönetimi için maddi soruşturma başlatırken, AB de AKP Yönetimi için aynı zamanda ve benzer bir mali soruşturma başlatmıştır. AKP Yönetiminin AB tarafından kendine verilen iki buçuk milyar euroyu nerede kullandığının araştırılması süreci başlatılmıştır. 

Daha ilginç olan, Katar Yönetimi tarafından DAİŞ’e mali destek verildiği gibi, benzer biçimde Haşdi Şabi’ye de mali destek verilmiş olduğunun açığa çıkmış bulunmasıdır. Katar’ın DAİŞ ile ilişkisi biliniyordu da, Haşdi Şabi ile bu düzeydeki ilişkisi fazla bilinmiyordu. En azından basın organlarına fazla yansımıyordu. Meğer gizli-kapaklı olarak ne kadar kirli ilişki varmış? Acaba bu tür başka ilişkiler de açığa çıkacak mıdır? Bunu gelişmeler gösterecektir. Ancak QSD’nin başlattığı ve başarıyla yürüttüğü Büyük Rakka Savaşının birçok başı yakacağı şimdiden anlaşılmaktadır.




1825
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: